ALEKSANDR ÇEÇENSKİY
Bölüm 2
YAKALANAN KİM
Mansur, Kızılyar da ki çok kuvvetli tahkim edilmiş olan Rus
garnizonuna saldırdı. Çarpışma sürerken askeri binalar yanmaya
başladı. Yangın cephaneliğe ulaştı. Cephanelik büyük bir gürültü
ile patladı. Bütün garnizon yerle bir oldu. Akşama doğru, Terek
civarındaki kazak birliği yetişti. Şeyh Mansur’un kuvvetlerini
Terek nehri kıyısındaki bataklıklara doğru sürdü. Burada Mansur’un
bazı adamları esir düştüler. Onlardan biri Mansur’a benziyordu.
Kazak komutanı, onu Şeyh Mansur’a benzetti. Savaşan askerler
arasında Mansur’u tanıyan yoktu. Fakat Kazak komutan yakaladığı
adamın Mansur olabileceğini ve bu durumda alacağı ödülü düşünerek
yakaladığı esiri sıkıca bağlayarak karargaha götürdü.
Zayıf, uzun boylu kazak komutanı Potemkin’in
huzuruna çıktı.
-Şeyh Mansur’u yakalayıp getirdim
efendim.
Baş komutan bir an şaşırdı, yüzüne
bir sevinç dalgası yerleşti. Kekeleyerek
-Hani nerede, ne yaptın onu? dedi
-Avluda efendim.
Hemen avluya koşturdu Potemkin.
En yüksek rütbelisinden en alttakine kadar ne kadar subay varsa
hepsi avluya çıktılar.
Uzun boylu, siyah sakallı,
üzerinde bir zamanlar beyaz olan elbiseleri çamura bulanmış,
urganlarla sıkı sıkıya bağlı çeçeni gördü Potemkin.
-Nasıl yakaladın? diye
gülümseyerek sordu kazak subayına..
-Bataklıklara doğru sürdük
bunları. Orada göğüs göğüse döğüşürken kamasını çok ustaca
kullanan birini gördüm. (anlatırken ağzı kulaklarına varıyordu.)
Onun Şeyh Mansur olacağını düşündüm. Önümdekilere vura vura,
yanına vardım. İyi ki sırtı bana dönük döğüşüyordu. Hemen üzerine
atıldım ve kucakladım. Arkadaşlara, “Şeyh Mansur’u yakaladım bana
yardım edin!”diye bağırdım. Birkaş kişi yetişti yakaladık ve
bağladık.
-George nişanını hakettin, dedi
Potemkin, gayet mutlu bir gülümsemeyle.
-Canımı feda etmeye hazırım
efendim.
Bir tercüman getirmelerini emretti
komutan. Emir subayı hemen koştu. Kısa tıknaz bir çeçeni aldı
geldi. Bütün askerler halka olmuş, herkes bu kadar ünlü Şeyh
Mansur’u görmek istiyordu.
Potemkin tercümana emretti:
-Sor bakalım kimmiş bu ?
Tercüman sordu. Esir bir cevap
vermedi. Tekrar tekrar sordu. Esir göz ucuyla ve tiksinerek
etrafındakilere bakıyor, ağzını açmıyor, bir cevap vermiyordu.
Sabrı tükenen Potemkin :
-İpleri çözün, ellerini ayaklarını
zincirleyin, diye emretti. Sinirli bir halde içeri girdi.
Bürosunda bir zaman aşağı yukarı gezindi. Kafasından şeyhi
konuşturma düşüncesi gitmiyordu. Emir subayına seslendi. Esiri
getirmelerini istedi. Getirilen esirle birlikte tercüman da geldi,
kapı arkasında dikildi.
Tekrar sorguya çekildi. Kimliği
soruldu, kim olduğunu açıklaması istendi. Esir yine ağzını açmadı.
Potemkin onun şeyh Mansur olduğuna iyice inandı.
-Söyle ona, eğer kim olduğunu,
nereden geldiğini, planlarını kendisiyle birlikte olan
arkadaşlarını bize söylerse, bağışlanır, Rusyada istediği gibi
rahat yaşaması sağlanır. Yüce çarımız afedicidir.
Esir dilsiz kesilmişti. Komutan,
içerde biraz yatarsa konuşmaya başlar, diye düşündü.
-Götürün, diye emretti.
Bu güzel haberi Peterburg’a
bildirmek üzere özenle bir mektup hazırladı. Mektubu kiminle
göndereceğini düşünürken dışarda birtakım gürültüler işitti. Ne
olduğunu merak ederek dışarı çıktı. Bir gurup insan bürosunun
önünde birikmiş, komutanla görüşmek istedikleri anlatmaya
çalışıyorlardı. Komutanı karşılarında görünce gürültüler aniden
kesildi. Bunlar Kabardeyden thamada*
larıyla birlikte gelmiş kabardeylerdi. Thamada öne çıktı. Bozuk
rusçasıyla anlatmaya başladı.
-Bizim orada kıyamet kopuyor. Şeyh
Mansur bayrağını, sancağını çekmiş, Gregoripolis şehrine
saldırmaya gidiyor. Buru kasabasına ulaşmak üzere.
-Sen hangi Şeyh Mansurdan
sözediyorsun? diye sözünü kesti Potemkin.
-Gerçek Mansurdan sözediyorum.
Peşine takılan adamlarının haddi hesabı yok.
Potemkin’in sağ yanağı seğirdi.
Yüzü bulutlandı sanki. Yakalanan Şeyh Mansur sahtemi yani diye
düşündü. Arkasındaki subaya döndü:
-Yakalanan esiri kurşuna dizin.
Uşurmaya benzeyen esiri kurşuna
dizdiler. Fakat gerçek Şeyh Mansur Rus birliklerine saldırıyor,
savaşa devam ediyordu.
KÜÇÜK ESİRLER:
Uzun süreden beri hasta yatmakta
olan anne, çok geçmeden öldü. Âli babasıyla yalnız kaldı. Babası
da sık sık Ruslara karşı savaşmaya gidiyordu. Âli o zaman evde
yalnız kalıyordu. Âli’yi emanet edecek başka hısım akrabaları da
yoktu. Babası evden ayrıldığı zamanlarda, Âli’ye göz kulak olması
için, komşuları Asma’ya rica ediyor çocuğu ona emanet ediyordu.
Asma çocuğu gözetiyor, bazen de yiyecek getiriyordu. Asma bugün de
geldi, mısır ekmeği ve süt getirdi.
-Nasılsın, ne işler yapıyorsun Âli,
diyerek içeri girdi. Yerde kendi kendine oynayan çocuk sevinçle
ayağa kalktı.
-İyiyim. Oynuyordum.
-Sıcak sıcak ye.
Diyerek tahtadan süt tasını ve
mısır ekmeğini, yeşil keçenin üzerine koydu. Tahta divana oturdu,
Asma.
-Babam ne zaman gelir Asma?
-Bilmem. Geciktiler biraz. Bizim
imamla gidenler sağ salim geri dönerler inşaallah. Merak etme sen.
Âli mısır ekmeğini sıcak sütün
içine doğradı, kaşıklamaya başladı.
-Bizim Hasin de yemek yiyordu,
yemeğini bitirince seninle oynamaya gönderirim.
-İyi, suya yıkanmaya da
gidebilirmiyiz?
-Derin yere girmeyin ha.
-Olur, girmeyiz.
Asma evine döndü. Âli yemeğini
bitirmek üzere iken komşu Hasin geldi. İki çocuk oynamaya bahçeye
çıktılar.
Bahçede dut ağaçları vardı. Bütün
gün çocuklar bu ağaçlara çıkıyor, oynuyor, dut yiyorlardı. Âli den
iki yaş küçük olan Hasin, ancak Âli’nin yardımı ile ağaca
çıkabiliyordu. Ağaçtan düşer diye korkan annesi, kaç kere Hasin’i
azarladı. O hiç aldırmıyordu. Annesinin azarlarına alışkındı.
Ancak babasına söyler diye korkuyordu. Annesi en son
gördüğünde, kesin babasına anlatacağını söyledi. O yüzden ağaca
çıkmaya çekiniyordu, ama yasaklanan her şey de çekici geliyordu.
Ayrıca arkadaşının yanında küçük düşmek istemiyordu. Âli
arkadaşına sordu:
-Dut silkeleyeyim mi sana? Yoksa
ağaca çıkacakmısın?
-Ağaca çıkacağım. Nasıl olsa annem
görmez.
-Gel öyleyse.
Âli Hasin’i alçak bir dut ağacına
yukarı kaldırdı. Hasin alçak dallardan birine tutundu, kendini
yukarı çekti. Âli de başka bir ağaca çıktı. İkisi de kalınca birer
dala, ata biner gibi oturdu. Ayaklarını sallandırıp yerleştiler.
Dut yemeğe başladılar.
Güneşli, güzel bir hava vardı.
Hasin “yıkanmaya
gidelim mi?” diye sordu. Âli “gidelim, iyi olur” diye
konuşurlarken; aniden köyün üst yanında, havayı yırtan bir ıslık
ve ardından büyük bir patlama oldu. İki çocuk şaşkınlık içinde
bakındı. Islık çalarak gelen ikinci bir top mermisi çocukların
başlarının üzerinden geçerek, köyün orta yerinde, yerleri sarsarak
patladı. Patlamadan sonra şaşkın bir dinginlik oldu. Hemen
peşinden haykırışlar ve köpek havlamaları köyü doldurdu.
-Düşman, düşman, saldırıyorlar.
-Eli silah tutanlar, köyün alt
yanına koşsun!
-Kadınlar, yaşlılar ve çocuklar,
köyün dışına korunaklı bir yere toplansın diye bir atlı
bağırıyordu.
Başka bir atlı da köyün dar
sokaklarında sağa sola at koşturuyor, tüfeğini yukarı kaldırmış;
-Haydi, haydi yiğitler,durmayın
diye haykırıyordu.
-Hasin, Hasin, Âli, çığlıklarıyla avluya girdi
Asma. Evin içine baktı fakat çocukları göremedi. Telaş ve
heyecandan ağaçlara bakmayı akıl edmedi. Âli’nin suya yıkanmaya
gidebilirmiyiz diye sorduğunun hatırladı ve o yana doğru fırladı.
İki çocuk korkudan kala kalmışlardı. Aşağı inmeyi akıl edemeden
bir süre ağaç dallarına sarılı kaldılar. Köyün alt yanından
haykırışlar duyuluyor, bu seslere köpeklerin azgın havlamaları
karışıyordu.
Peşpeşe top patlamaları ve Rusların yaklaşan
“urraaa” sesleri.
Âli “çabuk aşağı inelim Hasin” dedi. Hasin için
aşağı inmek yukarı çıkmak kadar kolay olmuyordu. Onlar inmeye
çalışırlarken “urraa” sesleri köyün içine dolmaya başladı. Âli
ağacın üstünden uzun bıyıklı, beyaz gömlekli Rus askerlerinin
komşu avluya girdiklerini gördü. İki çocuk iyice sindiler, dallara
yapışıp kaldılar.
Rus askerleri köyü ateşe vermeye başladılar.
Panikleyen köpekler havlamalarını arttırıyor, o sırada patlayan
top mermilerinden dehşete düşen hayvanlar kuyruklarını bacakları
arasına sıkıştırmış, inliyorlardı.
Bir Rus askeri, bir evden bazı eşyalar sürkleyerek
çıktı. Çıkardıklarını inceliyor, beğenmediklerini yere atıyordu.
Arkadaşı sordu.
-Lipat İvanoviç neler buldun?
-İşe yarar bir şey yok.
Sağa sola bakınan asker karşı evin avlusunda ki
ağacın üzerinde birşey gördü. Çabucak o yana seğirtti. Ağaçların
tepesindeki çocukları gördü. Tüfeğini onlara doğru uzattı.
-Çabuk inin ordan. Bak şu şeytanlara nereye
saklanmışlar. Diğer arkadaşı da yanına geldi.
-Çocuk bunlar.
-Evet. Ne yapalım bunları Mironiç? İkircikli sordu
Lipat İvanoviç.
O sırada teğmen atıyla avluya girdi. Askerlere
doğru yaklaştı. Ağaçlardaki çocukları gördü.
-Ağaçtan indirip götürün bu iki esiri diyerek atını
sürdü avludan çıktı.
Mironiç Âli’nin olduğu ağaca tırmanmaya başladı.
Çıktı, çocuğu yakalamak için elini uzattı. Çocuk, yakalanmamak
için, düşebileceğini düşünmeden en tepeye tırmandı.
Lipat İvanoviç de öbür ağaca çıktı. Uzandı Hasin’i
yakaladı, dikkatlice yere indirdi. Hasin göz yaşlarına boğulmuştu.
Lipat çocuğun yanına çömeldi. Eliyle göz yaşlarını silmeye
başladı. Bir yandanda başını okşayarak onu teskin etmeye
çalışıyordu.
-Ağlama küçüğüm ağlama.
Sana kimse bir şey yapmaz. Seninle savaşmıyoruz.
Hasin askerin söylediklerinden
bir şey anlamıyorsa da sesindeki sevecenliği farketti., biraz
sakinleşti. Arkadaşına baktı. Ağacın tepesindeki dala sıkı sıkıya
sarılmış, sağa sola sallanıyordu. Mironiç ise daha yukarı çıkmaya
çekiniyordu. Ağaç kırılır hem kendi, hemde çocuk yere
düşebilirlerdi.
-Gel korkma, diye elini uzattı
Mironiç.
Âli yerinden kımıldamadı. “Âli”
diye seslendi Hasin. Mironiç tekrar seslendi, “gel korkma, bir
şey yapmayacağım”.
*
thamada: Yönetici, lider, önde gelen anlamlarına gelmektedir;
ÇN.