ALEKSANDR ÇEÇENSKİY
Bölüm 3
Mansur, Hasin
askerin söylediklerinden bir şey anlamıyorsa da sesindeki sevecenliği
farketti., biraz sakinleşti. Arkadaşına baktı. Ağacın tepesindeki
dala sıkı sıkıya sarılmış, sağa sola sallanıyordu. Mironiç ise daha
yukarı çıkmaya çekiniyordu. Ağaç kırılır hem kendi, hemde çocuk
yere düşebilirlerdi.
-Gel korkma, diye el Hasin askerin söylediklerinden bir şey anlamıyorsa
da sesindeki sevecenliği farketti., biraz sakinleşti. Arkadaşına
baktı. Ağacın tepesindeki dala sıkı sıkıya sarılmış, sağa sola sallanıyordu.
Mironiç ise daha yukarı çıkmaya çekiniyordu. Ağaç kırılır hem kendi,
hemde çocuk yere düşebilirlerdi.
-Gel korkma, diye elini uzattı Mironiç.
Âli yerinden kımıldamadı. "Âli" diye seslendi Hasin. Mironiç
tekrar seslendi, "gel korkma, bir şey yapmayacağım".
-Mironiç sen aşağı in. Çocuk senden korktu. Tutunduğu dal kırılırsa
yaralanabilir, dedi İvanoviç.
Asker yavaşca aşağı süzüldü. Hasin ağlamasını artırarak arkadaşına
tekrar seslendi. Biraz sonra o da aşağı indi. Hasin'in yanına dikildi.
Küçük arkadaşının elinden tutan, Âli "kaçalım" dedi. Fırladılar.
Fakat bir kaç adım atmadan Lipat İvanoviç onları yakaladı. Âli yılan
gibi kıvrıldı askerin kolunu bütün gücüyle ısırdı.
-Of... diye kolunu kurtardı İvanoviç. Çocuğu elbisesinin yakasından
tuttu.
Yaklaşan Mironiç;
-Şeytan bu oğlan. Bu çocukları bıraksak nasıl olur acaba . diye
arkadaşına sordu.
İvanoviç düşünmeye başladı. O da çocuklara acıyordu, onları serbest
bırakmayı isterdi. Fakat üstlerinden çekiniyordu.
-Teğmen sorarsa ne cevap veririz, Mironiç ?
-Diyecek bir şey yok.
İki çocuğu sıkı sıkıya tutarak avludan çıktılar. Çocukları sakınarak,
sağda solda yatan asker ve köylülerin cesetlerini göstermemeye çalışarak
köyün alt yanına vardılar. Mironiç etrafa göz attı.
-Çok kayıp verdik mi acaba ?
-Çok sanıyorum, dedi Lipat İvanoviç.
-Bütün dertlerinden kurtuldular desene.
-Evet öyle. Tanrı taksiratlarını affetsin.
Yirmibeş yıllık askerlik kahrını yüklenen askerler, arkadaşlarının
ölümüne aldırmaz görününüyorlardı. Acımaya acıyorlardı onlara ama,
cennete gittiklerini düşünerek de şanslı sayıyorlardı savaşta ölen
arkadaşlarını.
Köye saldıran Rus birliği evleri yaktı, yıktı, altmış kadar Çeçen
köylüsü öldürdüler. Ölenlerin içinde kadınlar, çocuklar ve yaşlılar
da vardı. Kendi kayıpları ise; onbeş ölü, yirmibeş kadar yaralı
idi.
Çatışma bittikten sonra, Rus askerleri, köyün sığırını önüne katıp,
beş çocuğu da esir alıp birliklerine geri döndüler.
O zamanlar Rusya da soyluların iki üç yaşındaki çocukları, bir askeri
birliğe kaydedilir. Ondört, onbeş yaşında askeriye de rütbeli olarak
görev alırlardı.
Rayevski de Semenovski alayına çavuş rütbesiyle kaydedildi. Onbeş
yaşında praporşik(çavuş) rütbesiyle göreve başladı. İki yıl sonra
podporiçik(başçavuş) rütbesine terfi ederek, Kafkas ordusuna kendi
isteğiyle nakledildi. Rayevski çok şiddetli kulak ağrısı yüzünden
bugünkü saldırıya katılamamıştı. Şiltesine uzanmış fransızca bir
kitabı inceliyordu. Uzaktan, dönen birliğinin marşlarını duydu.
Kalktı, gelenleri karşılamak üzere dışarı çıktı. Zayıflamış yorgun
asker ve subayların görünüşünden, kötü bir şey olmadığını anladı.
KARARGAHTA
Karargaha getirilen çocuklar birbirine halka şeklinde kenetlenmişler,
gelip geçen asker ve subaylara düşmanca bakıyorlardı. Rayevski saldırıya
katılan bir subaya sordu ?
-Bu çocukları nasıl yakaladınız?
-Köyü ele geçirdiğimizde bir yerlere gizlenmiş halde bulduk. Şu
ikisini de dut ağacının tepesinde bulduk dedi gülümseyerek. Âli
ile Hasin'i işaret etti. Lipat İvanoviç ile Mironiç de yaklaştılar.
Kendilerine yakın hissettikleri genç genç subaya iki çocuğu nerede
bulduklarını, ağaçtan nasıl indirdiklerini, nasıl yakalayıp getirdiklerini
ayrıntı ile anlattılar. Mironiç:
-O esmer olanı çok cesur bir oğlan, diye Âli yi gösterdi.Yakalanmamak
için ağacın en tepesine kadar tırmandı. Tepedeki ince dalla beraber
sallanıyordu.
Küçük arkadaşı ağlamasaydı belki de aşağı inmezdi.
-Ağaçtan inince küçüğün elinden tutuğu gibi kaçamaya başladılar,
dedi İvanoviç. Sonra koştum ikisini de yakaladım. Yapıştı kolumu
ısırdı.
Kolunu sıvayarak kolundaki diş izlerini gösterdi. Rayevski;
-O ikisi kardeş mi acaba?
Genç subay askere emretti.
-Git tercümanı al getir.
Mironiç tercümanı getirdi.
-Sor bakalım kardeş mi onlar?
Tercüman sordu:
-Siz ikiniz kardeş misiniz?
-Hayır değiliz.
-Adınız ne?
-Benimki Âli, onun adı Hasin.
-Ana babanız var mı?
-Anam öldü benim. Babam ise savaşta.
O sırada başka esirler de getirildi, avluya. Yeni
getirilenler Mansur'la birlikte savaşanlardı. Onlardan biri tercümanı
tanıdı.
-Hay senin babana lanet olsun diyerek tercümanın yüzüne tükürdü.
-Utanmıyor musun bu gavurlara yardım etmeye.
Tercüman şaşkın bir halde, elbisesinin eteğiyle yüzünü sildi. Ve
geri çekildi.
Kolundan yaralı bir Çeçen, tercümana tüküren Çeçen esiri geri çekti.
-Dursana ey Hasa. Acele etme, sabırlı ol biraz. Belki şuradaki yetimlere
bir faydası olur bu adamın.
Hasa tercümana düşmanca bakarak cevap verdi.
-Düşündüğün gibi, kimseye yardım edecek birine benzemiyor bu hınzır,
Cuma.
Biraz ötelerinde duran Âli, Cuma adını duyar duymaz çocukların arasından
fırladı. "Cumaaa!!!" diye bir çığlık atarak ona sarıldı.
Cuma ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış. Elini çocuğun başına
koymuş sevgi ile onu okşuyordu.
Bir asker, tüfeğinin dipçiği ile dürtükleyerek çocuğu uzaklaştırmaya
çalıştı.
-Yasak, geri çekil dedi.
Çocuk gözleri çakmak çakmak, yumrukları sıkılı geri döndü.
-Dürtükleme beni, dedi,.
Olanları izleyen Rayevski araya girdi.
-Rahat bırak belki akrabadırlar.
Genç subay gördüğünden beri, bu çocuğa acıma, sıcak
bir sevgi ve yakınlık hissetti. Tercümana döndü,
-Sor bakalım akrabamı bu ikisi?
-Hayır dedi esir. Aynı köydeniz. Bu çocuğun babası dünkü savaşta
öldü. Hem anasız hem babasız yetim şimdi bu çocuk.
Konuşmaları anlayan çocuğun gözlerinden yaşlar boşandı. Kendini
tutmaya çalışıyordu. Fakat taşıyamayacağı kadar ağır bir yük çökmüştü
omuzlarına. Çömeldi elleriyle yüzünü kapattı. Hıçkırıklara boğuldu
kaldı. Olanları gören bir asker ;
-Zavallı dedi.
Evindeki kendi çocuklarını hatırladı. "Ne talihsiz çocukmuşsun."
Etraftaki herkesin morali bozulmuştu. Tercüman Cuma ile biraz konuşmak
için subaydan izin aldı.
-Cuma, belki duymuşsunuzdur. Ruslar bu küçük çocukları, kendi memleketlerine
götürüp, eğitiyor ve gayet güzel yetiştiriyorlar. Büyüdükleri zaman
da orduda subay yapıyorlar.
Biraz evvel tercümana söylenen Hasa kızgınlığı biraz daha artarak
cevap verdi.
-Elbette. Çok akıllılar. Kendi menfaatleri için onları savaşa sürüyorlar.
Cuma sertçe baktı arkadaşına.
-Hasa! Biraz sakinleş, bak çocukların halini görüyorsun.
Rayevski yavaş adımlarla içeri girdi.
Hasa biraz yatıştı. Cuma Âli'nin yanına yere oturdu. Rusların çocukları
götürdüğünü biliyordu. Biraz düşündü. Çocuklara dönerek;
-Beni dinle Âli. Sizde çocuklar. Elimizde olsa, sizlerin evinize
dönmenizi isterim. Kim güçlüyse onun sözü geçiyor. Eğer, Rusların
o uzak memleketine giderseniz, belki de talihiniz döner. Yanında
kalacağınız ailelere karşı çok dürüst ve saygılı olun. Asla ihanet
etmeyin. Onlara karşı bir kabahat bir kusur işlemeyin. Sizi utandıracak
bir şey yapmayın. Ne kadar güç durumda kalsanız bile, Çeçen olduğunuzu,
cesur ve yiğit atalarınızın çocukları olduğunuzu unutmayın.
Âli nin hıçkırıkları kesildi. Başını kaldırdı. Cumanın her söylediğini
dikkatle dinledi. Her sözünü hafızasının derinliklerine kazıdı.
Esirlerin büyüklerini bir yere, çocukları başka bir yere götürdüler.
Nikolay Rayevski masaya oturdu. Esir edilen çocuklardan birini himayesine
almak ve yetiştirmek istediğini belirten bir rapor Yazdı. Amirleri
Rayevski nin bu dileğini uygun buldular. Âli diğer çocuklar gibi
çekingen değildi. Rayevski, bir askerin onu dipçikle dürtüklediğinde,
Âli nin gözlerindeki hiddeti görmüş, davranışlarından onun ne kadar
korkusuz olduğunu anlamıştı Rayevski. Yiğit bir savaşçı olur ondan
diye düşündü. O yüzden bu çocuğa karşı sevgi ve yakınlık duydu ve
onu tercih etti.
İkinci gün bir asker Âli yi aldı getirdi. Askerlerin banyosunda
bir güzel yıkadı. Askeri birliğin terzisine götürdü. Yeni elbiseler
dikildi. Âli, yeni elbiselerini giydiğinde, tanınmayacak kadar değişmişti.
Bir subay çocuğa Rusça öğretmeye başladı. Âli çabuk öğreniyordu.
Bazı kelimeleri söylemekte zorlanıyordu fakat kısa sürede meramını
anlatacak hale geldi.
Rayevski, çocuğa ne ad vereceğini düşünüyordu. Pek çok isim aklından
geçti, hiç birini beğenmedi. Anlamlı, hatırda kalabilir bir ad olamalıydı.
Kafasında bir şimşek çaktı. Onun kendi adı vardı zaten. Âli! "Âli'nin
Rusçada en yakın söylenişi, Aleksandr. Güzel bir isim. Makedonyalıların
ismi. Bana göre bu da onlar gibi ünlü, yiğit bir savaşçı olacak".
Bir sabah çocuk odasına geldiğinde;
-Bir kaç günden beri sana bir isim bulmaya çalışıyorum. Bundan sonra
sen Âli değilsin.anladınmı? panyotna (anladın mı) ?
Çocuk başını eğdi.
-Başını sallamadan cevap ver bakalım.
-Panatna. (anladım)
Yakışıklı subay gülümsedi.
-Bundan sonra senin adın Aleksandr Nikolayeviç Çeçenski. Anladınmı?
Rayevski böylece kendi soyadını da çocuğa verdi.
Böyle uzun ve fiyakalı bir ismi olması, ayrıca Çeçen olduğunu da
belirtmesi çocuğun da hoşuna gitti.
Adını değiştirmişti ama, ruhunu asla değiştirmeyecek, doğduğu yüce
Kafkasları unutmayacak ve ilk fırsatta atayurduna geri dönecekti,
Âli askeri birlik içinde serbestti, istediği gibi dolaşabiliyordu.
Avludan baktığında, uzaklarda, dorukları bulutların arasındaki karlı
dağlarını görebiliyordu. Doğduğu köy o dağlardaydı. Oraya kavuşmak
için can atıyordu. Garnizondan kaçmak içinse fırsat kolluyordu.
Garnizonun ve askeri birliklerin etrafı duvarlarla çevriliydi. Her
köşede de nöbetçiler vardı. Bütün bunlara rağmen Âli umudunu yitirmedi,
ama kaçmak için bir kolaylık da olmuyordu. Fırsat hiç beklenmedik
yer ve zamanlarda ortaya çıkardı. Böyle beklenmedik bir durum oldu.
Duvarlara yaklaştığı bir sırada, nöbetçi birşeylerle meşgul oluyor,
Âli'ye dikkat etmiyordu. Süratle sağa sola bakındı. Duvarda küçük
bir gedik gördü. Çok çabuk oraya yöneldi. Bu gedikten kendini dışarı
attı.
Askeri bölgenin etrafı geniş bir düzlüktü. İlk yerleşim yapılırken,
etraf düzeltilmiş, ağaçlar temizlenmişti. Dağlıların saldırısından
korunmak için her türlü tedbir alınmıştı. Âli kendini bu düzlükte
buldu. Ormansa bir hayli uzaktı. Bütün gücüyle ormana doğru koşmaya
başladı. Çocuğun atladığını gören diğer nöbetçi alarm verdi. Hemen
peşine iki atlı düştü. Çok gitmeden, Âli'yi yakaladılar, geri getirdiler.
Rayevski hiçbir şey demedi. Biraz endişeleniyordu. Çocuğun fırsat
bulursa gene kaçacağını biliyordu. Fakat kaçsa da nereye gidebilirdi.
Ana babasız bir yetimdi o artık. Akrabaları varmı, yokmu belli değil.
Eğer olsaydı, şimdiye kadar ortaya çıkarlardı. Köyleri de tamamen
tahrip edildi. "Onu bırakmayacağım. Himayeme alır, bakar büyütür,
okutur, elimden geldiğince yetiştiririm onu"diye kendi kendine
düşüncelere daldı.
Yolcu arabasının Rusyaya gideceği gün, annesine olanları ayrıntılarıyla
açıklayan bir mektup yazdı. Çocuğu ve mektubu arabacıya teslim etti.
-Dimitriç, mektupta herşeyi açıkladım. Onu Kamenka'ya (Rayevskiy'nin
köyü) kadar götürüp, geri dön. Yolda çocuğa mukayyet ol.
Araba etrafındaki korumalarıyla karargahtan ayrılıncaya kadar Rayevski
oradan ayrılmadı.
-Annem sana gayet iyi bakar. Okula da gönderir. Sakın üzülme. Bir
süre sonra ben de geleceğim.
Araba uzaklaşıncaya kadar el salladı. Böylece Âli uzun Rusya yolculuğuna
başladı.