ALEKSANDR ÇEÇENSKİY
Bölüm 5
MOSKOVADA:
Aleksandr’ı Moskova’ya Nikolay Nikolayeviç kendisi götürdü. Aleksandr, Rusyanın ikinci şehrinin büyüklüğüne hayret etti. Şimdiye kadar büyük şehirler görmüştü. Bir iki defa Kiev’e de gitmişti. Fakat Moskova hiçbiriyle kıyaslanamayacak kadar büyük göründü ona. Her yerde iki üç katlı evler vardı. Herşey bir yana Vasili kilisesi çok güzeldi. Kremlin kulesi altın gibi parlıyordu.
Moskova üniversitesinin içindeki binalar, uzun ve büyük taş binalardı.
Aleksandr orada arkadaşı Petro’yu buldu. Birbirine kavuşan iki arkadaş çok sevindiler.
Nikolay Nikolayeviç, kayıt işlemlerini tamamladı. Aleksandr’ı okula yerleştirdi ve eve döndü.
Petro Aleksandr’ın kendisiyle kalması için pansiyon yönetimine başvurdu. Pansiyon yöneticisi, Aleksandr’ın kim olduğunu, nereden geldiğini araştırdıktan sonra Petro’nun yanına verdi.Yalnız kaldıklarında Aleksandr sordu.
-Petro sen bu yaz neden eve gelmedin?
-Babam şimdiden işe alışmamı istiyor. Yazın burada bir işe yerleştirdi beni.
-Çalıştın mı? Hayret ederek sordu Aleksandr. Ben asla yapamazdım.
Petro isteksizce cevap verdi:
-İş sayılmaz canım yaptığım. Bazı yazıları temize çekmek iş mi sayılır? Akşama kadar uğraş, aldığın ücret, açlıktan ölmeyecek kadar bir şey. İyi bir iş edinmek, iyi para kazanmak için çok okumak lazım.
-Okumayı öğrenmek benim için çok da gerekli değil. Nasıl olsa okuma yazma bilmeyi gerektiren bir iş yapmayacağım. Nikolay, Nikolayeviç gibi asker olacağım.
-Yönetmelikler de yazılı olanları biliyor musun? diye sordu Petro.
-Hayır, bilmiyorum.
Petro hayretle cevap verdi:
-Rayevski’den çekinmiş olmalılar. Yakında öğrenirsin. Yönetmeliklere ve programa bütün öğrenciler uymak zorunda. Yeni gelenlerden yazılı belge alıyorlar.
Petro’nun söyledikleri doğru çıktı. Ertesi sabah Çeçenski’yi çağırdılar. Görevli sordu:
-Okuma yazma biliyor musun?
-Evet, diye cevap verdi Çeçenski.
-Öyleyse şu kağıttaki yazıyı temize çek.
Kağıtta, yönetmelik ve programlara göre uyulması gerekenleri sıralanıyor, yeni gelen öğrencilerin Allah tan korkmaları, hırıstiyan dinini korumaları, eski ve yeni din kitapları okuyarak ruhlarını temizlemeleri isteniyordu. Üniversitenin kilisesinde, sabah ve akşam ayinlerine katılmaları, yüce Çar’a bağlı olmaları, devlet görevinde olanların sadakatle hizmet etmeleri, yasalara uymaları gerektiğini anlatan pek çok madde vardı.
Aleksandr dikkatlice yazmaya koyuldu. Tepesine dikilen görevli onu izliyordu. Uzun, gür sakallı birisi yanına yaklaştı. Dikkatle ve uzun uzun, çocuğu inceledi. Diğer görevlinin kulağına, çocuğu işaret ederek sordu:
-Onun yazmasına gerek var mı acaba?
Diğeri şaşırarak,
-Ne demek istediğinizi anlamadım, dedi
-Aziat (Asyalı) değil mi o?
-Evet, Kafkaslı.
-Öyleyse bu yazılanları kabul etmesi gerekmiyor.
-Bu başka, Rayevski getirdi onu. Ona kendi adını vermiş.
Sakallı olan başını sallayarak anladığını belirtti. Aleksandr yazdığı kağıdı görevliye verip, dışarı çıktı. Moskova Üniversitesindeki öğrencilik yaşamı böylece başlamış oldu. Aleksandr, orada üç yıl okudu. Üniversiteye bağlı Gimnazyumda (orta dereceli okul), üç bölüm vardı. Rusça, Latince ve Avrupa dilleri öğretiliyordu. Her bölümde üç sınıf vardı: alt, orta ve yüksek sınıf. Bir öğrenci (predmetan), istediği seviyedeki dersleri alabilridi. Aleksandr, Gimnazyumun üç sınıfını da ağırbaşlı, çabuk öğrenen, dikkatli ve düzenli bir öğrenci olarak bitirdi. Okuduğu üç yıl boyunca Rayevski’ye sık sık mektuplar yazdı. Onun gibi asker olmayı çok istiyordu. Reyevski onun moralini bozmadan okulunu bitirmesini, sabırlı olması gerektiğini söylüyordu
Petro, “asker olmayı neden bu kadar çok istiyorsun” diye sordu.
-Oradaki yaşam farklı, güzel bir at, kılıç ve silah, dedi Aleksandr. Bunları anlatırken gözleri parlıyordu.
Petro gülmemek için kendini zor tutuyordu. Askerlik, Petro’nun hoşuna giden bir meslek değildi. Zaten babası da hiç söz etmedi. Babasının arzusu bir yerde yöneticilik yapması idi. O zaman karnı doyar rahat ederdi. Gerçi biraz zahmet çekmesi gerekirdi . amma nerede zahmetsiz bir iş vardı zaten.
Petro şimdi gimnazyumu bitirmiş üniversiteye devam ediyor.
* * * *
Aleksandr, kışın, yarı yıl tatiline Kamenka ya geldi. Doğru Yekaterina Nikolayevna nın yanına gitti. Bu günlerde biraz rahatsız olan Nikolayevna , Aleksandr’ın gelişine , kendi çocuklarından biri gelmiş kadar sevindi. Gülümseyerek yanaklarını okşadı. “Kilo almışsın, iyileşmişsin. “ dedi . İçinden “Boyu uzamamış, böyle kısa boylumu kalacak” diyerek endişe etti. Erkek uzun boylu olmalı diye düşündü. Zamanla boylanır.”
-Eee.. anlat bakalım nasılsın. Okulun nasıl gidiyor.
-İyiyim teşekkür ederim. Sınavların hepsinden geçtim.
-Bak o çok iyi. Nikolay Nikolayeviç buna çok sevinecek.
-Ben mektup yazdım ona . Beni de yanına Kafkasyaya almasını istedim. Yazın okulum bitiyor.
Çok sevinçliydi Aleksandr. Aklından hiç çıkmıyordu. “Artık çok geçmeden atayurduma, doğduğum memleketime kavuşacağım. Şimdi oralar nasıldır acaba? Şimdi eskisi gibi savaşların olmadığını duydum. Tanıdık kimse kalmışmıdır? Hasin, annesi, sağ mı acaba ?”
Rahat koltuğunda otıuran Nikolayevna, Aleksandr’ı düşüncelerinden uzaklaştırdı.
-Asker olmak mı istiyorsun. ?
-Evet çok istiyorum.
-Yüce Çarımızın ordusunda görev almak güzel bir şey. Gücü yeten herkes, vatan borcunu ödemeli. Ben oğlum Nikolay’ı da çok küçükken orduya yazdırdım. Peki Allah kolaylık versin sana.
Rayevskiy ahırlarında cins atlar yetiştirirdi. Aleksandr atları yayılıma salmak, suya götürüp getirmekten , çok keyif alıyordu. Atlara bakmakla görevli adamları vardı. Aleksandr onlarla birlikte, atlarla uğraşmaktan hoşlanıyordu.
Bineğe alışkın olmayan huysuz atlara gem vurur, sıçrar ata biner, yoruluncaya kadar atı koştururdu. Başlangıçta adamlar tedirgin olmuşlardı ya, şimdi alıştılar artık. Acemi tayları eğitmeye onu çağırıyorlardı.
Nikolayevna nın odasından çıktıktan sonra, doğru ahırlara gitti. Bu gün hava biraz açmış güneş görünmüştü. Seyisbaşına bir at hazırlamasını söyledi. Hayvan eğerlenir eğerlenmez, ayağını üzengiye geçirdi, eğere sıçradı. Bu sırada Dimitriç’in kardeşi Stepan göründü. Stepan ahırların bekçisi idi. Aleksandr’a seslendi.
-Aleksandr, uzağa mı gideceksin?
-Çam ormanına kadar gidip döneceğim.
-O tarafa gitmesen iyi olur. Ormanda kurt sürüsü var. Bu mevsim aç kalmışlardır. Gelip geçen yolculara saldırıryorlar.
-Merak etme sen, bana bir şey yapamazlar. Derken eli cebindeki küçük tabancaya kaydı. Kendine olan güveni daha da arttı. Bu silahı gece yatarken bile yanından ayırmıyordu Aleksandr.
Rayevski ile ormana, avlanmaya çok gitmişlerdi. Birlikte atlı gezintilere çıkmak, isim babası gibi onun da çok hoşuna gidiyordu. Bu gün köyün biraz uzağına gidip, atış talimi yapmak istiyordu.
Stepan onun huylarını bildiğinden kurnazlık yaptı.
Uzun kulaklı rastlarsa vurursun, tüfeği yanına al.
Tüfeği almak iyi fikir gibi geldi ona. Gülümseyerek,
-Ver öyleyse.
Stepan gitti, tüfeği getirdi. Aleksandr’a verdi. Aleksandr tüfeği çapraz kuşandı. Atını mahmuzladı, fırladı gitti. At kızakların yaptığı izden gidiyordu. Çoktan beri ahırda kapalı kalan at, dışarı çıkmaktan keyiflenmiş, adeta oynuyordu. Genç atlı ormana girmek üzereydi. Etraf çok sakindi, arasıra uzaktan gelen bir karganın sesinden başka çıt çıkmıyordu. Aleksandr, bir ağacın dalına takıldı. Hışırtıyla kar yere indi. O esnada, uzaktan tüyler ürperten bir ses duyuldu.!
-Anne!..
Aleksandr yuları kastı, atını durdurdu. Bir ses duyar gibi olmuştu. Dinledi. Ses tekrar yükseldi :
-İmdat! Yardım eden yok mu?
Hemen tüfeğini sırtından aldı. Atını mahmuzladı. Yoldaki virajı döner dönmez, siyah bir atın üstünde bir kız gördü. Siyah atın arkası sıra sağlı sollu iki kurt saldırıyordu. Atını durdurdu. Kurtlardan birine nişan aldı. Tetiğe bastı. Buz gibi soğukta havayı yırtarak ormanda yankılanan bir patlama oldu. Kurşunu yiyen kurt, birkaç takla atarak yuvarlandı. İkinci mermiyi sürecek vakti olmadığını anlayan Aleksandr, tabancasını çıkardı iki el ateş etti. Fakat öteki kurt ormana varmıştı bile.
Kızın atı genç atlının yanında durdu. Korkulu anlar yaşayan kız ağlıyordu. Güzel başını genç atlının omzuna koydu. Bir süre öyle kaldı.
Kız delikanlının yaşıtıydı.Aleksandr şaşırdı. Ne yapacağını bilemez halde kalakaldı. Ayrıca kızların ağlamasından da hiç hoşlanmazdı. Etrafına bakındı ,kimsecikler yoktu. Okulda kendinden büyük çocukların kızlara hitabını hatırlayarak,seslendi. “Matmazel! Matmazel! Korkacak bir şey yok, ağlama. Artık sana kimse bir şey yapamaz.”Genç kız başını kaldırdı. Dağ pınarlarının suları gibi berrak gözlerini Aleksandr’a dikti.
-Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim. Beni ölümden kurtardınız. Bunu hiçbir zaman unutmayacağım.
Aleksandr daha da şaşırdı. Daha önce bir kızla hiç bu kadar yakın olmamıştı. Şimdi bu güzel kıza ne diyeceğini bilemiyordu. “Önemli değil!”diyebildi zor işitilir bir sesle. Kendini biraz daha toparlayan kız, Aleksandr’a dikkatlice baktı ve:
-Benim Aslan Yürekli Rişar’ım,adın ne senin.
-Aleksandr.
-Ben de Sofiya Zorinova. Resmiyeti bırakalım şimdi. Bana Sofiya diyebilirsin, anlaştık mı?
Kız konuştukça Aleksandr’ın sıkılganlığı geçiyordu. Gülümsedi.
-Pekala.
-Ben de sana Saşa diyebilir miyim?
-Tabiki diyebilirsin.
Sofiya Peterburg’da oturduğunu, buraya teyzesine geldiğini, bugün havanın güzel olmasından faydalanarak atıyla gezintiye çıktığını bülbül gibi şakıyarak bir çırpıda anlattı. Aleksandr’a sordu.
-Familya adın ne?
-Çeçenski.
Kızın yüzünde hafif bir endişe belirdi. Hafifçe kıpırdayan dudaklarından birşeyler düşündüğü anlaşıyordu.
-Çeçenski mi dedin? Buralarda bu ismi hiç duymadım.
-Ben buralı değilim, Kafkasyalıyım.
Kafkasya!.Masallarda anlatılan bir ülke gibi geldi ona.Uzakta, tehlikelerle dolu bir ülke...Birkaç yıl evvel orada savaş olduğunu duymuştu. Bir arkadaşı oradaki savaşta yüksek rütbeye terfi etmişti. Kafkasyalı ,şimdiye kadar gördüğü atlılardan farklı gibi göründü ona. Her adam o azgın kurdun karşısına geçmeye cesaret edemezdi.
Korkusuz,yiğit bir delikanlı. Kafkasyalılar böyle oluyor galiba, diye düşünüyor, tekrar tekrar delikanlıya bakıyordu.
-Kafkasyalı mı?diye hayretle sordu kız.
-Evet. Kafkasyalıyım. İsim babam da Nikolay Nikolayeviç’tir. Onlarda kalıyorum ben.
Kızın sevinçten gözleri parladı.
-Sahi mi?...Teyzemin bahsettiği genç sensin demek. Çok iyi ata biniyorsun. Nerede öğrendin?
-Bizim çok atımız var. Küçükten beri binerim.
Kendisini büyük göstermeğe çalıştı.
-Geldiğim bu yolu geri dönmeğe korkarım ben.
-Ben götürürüm seni.
Yan yana at sürmeğe başladılar. Sohbet ederek ormanı geçtiler.
-Olanları anlatırsam evdekiler inanmayacak.
-Hiçbirşey anlatma öyleyse. Biz ikimiz biliyoruz ya o yeter.
-Ben de öyle düşünüyorum. Bu konuda anlaştılar. Uzaktan köy görününce vedalaşarak ayrıldılar.
-Bugün olanları hiçbir zaman unutmayacağım,dedi kız. Yakında Peterburg’a döneceğim. Fakat sen, benim Rişar’ım burada olduğunu hep hatırlayacağım. Diyerek el salladı. Atını sürdü. Aleksandr uzun süre arkasından baktı kaldı. Sonra atının başını eve doğru döndürdü.
Kızın hayali gözlerinin önünden gitmiyordu. Sık sık, içten ve güzel sözlerini hatırladı. Başka kızlar, alay etmeden durmaz, olmadık şeyler söyler adamı mahçup ederlerdi. Konuştukları şeyler de çoğunlukla anlamsız, gereksiz şeyler olurdu. Ya bu öyle miydi? Kıza da benzemiyor. Atın üzerinde nasıl duruyor. Başka kızlar olsa, kurtların önünden böyle at sürebilir miydi? Atı hızlı olsaydı bağırmazdı bile. Kendi kendine düşünüyordu:
“Farklı bir kız kısaca. Fakat arkadaşlığımız da burada sona erdi galiba. Yakında Peterburg’a döner. Benimse oraya gitme ihtimalim yok. Peterburg da Moskova gibi çok büyük bir şehir. Oraya gitsem bile o büyük şehirde bu küçük kızı nereden bulabilirim?”Adresini almadığına pişman oldu.
“Kızların karşısında bütün bildiklerimi unutuyorum. Neden böyle oluyor?”