ROMAN ANASAYFA

ALEKSANDR ÇEÇENSKİY

Bölüm 6

Bu  bölüm Belçika’dan olumlu  görüşlerini bildiren değerli okurumuz SEMM’e ithaf edildi.

İ L K    S E V G İ :

Nerdeee! Olanları anlatmadan durabilir mi Sofiya?

Teyzesi önce hayretle durakladı. Sonra yeğenini öpücüklere boğdu. Tehlikeyi sağ salim atlattığına çok sevindi. Sonra yeğeninin imdadına yetişenin Rayevskiler’de kalan genç olduğunu öğrenince, yarın onlara gidip teşekkür etmeyi düşündü. Uzun kış boyunca hiçbir yere çıkmayan Sofiya’nın teyzesi, Yekatarina Nikolayevna’yı ziyarete gitmek için bir sebep bulduğuna sevindi.

Hizmetçilere hazırlık yapmaları için erkenden talimat verdi.Kızak hazırlattı. Yanında gidecek silahlı muhafız görevlendirdi.

Sabah, Sofia’yı erkenden uyandırdı. Yola çıkmaya hazırlandı. Makyaj yapana kadar kuşluk vakti oldu. Aşağıda merdivenlerde bekleyen hizmetçilerin de, kızağa koşulmuş atların da sabrı tükendi. Ancak barin gelinceye kadar beklemek zorundaydılar. Çoktan hazırlanan Sofiye keyiften bir içeri bir dışarı, dolaşıp duruyordu. Nihayet teyzesi dışarı çıktı. Sıcak kürküne sarılarak merdivenleri indi. Teyze ve yeğen kızağa bindiler. Önlü arkalı dört silahlı muhafızla birlikte yola koyuldular. Hava önceki güne göre daha soğuktu. Ağızlarından çıkan soluk hemen buz tutuyordu.

-Eh! Çok soğukmuş bugün, dedi Sofiya’nın teyzesi.

Yeğeninin dizlerine bir kürk sardı, soğuktan korumak için bastırdı. Oysa Sofiya soğuğu hissetmiyordu bile. Onun düşündüğü tek şey, Aleksandr’dı. Hayali gözlerinin önündeydi. Sofiya kendi kendine gülümsüyor, teyzesinin anlattıklarını duymuyordu bile.

Ormana ulaştılar. Sakin ve tekdüze yol alırlarken, atlar aniden ürktü ve bayanlar korktu. İki muhafız  kızaktan atlayarak, atların yularlarını tutular. Ürken atlar, fırlamaya hazır ayaklarıyla eşiniyor, huzursuzlanıyordu. Yeger, yolun ilerisinde yatan kahverengi şeye doğru yürüdü. Dikkatlice baktı.

-Çok büyük bir kurtmuş bu. Sofiya kımıldandı, ölümden dönmüştü.

-İşte burasıydı, o da Saşa’nın öldürdüğü kurt. Korkusu geçen teyzesi, söylenenlerin hepsini hafızasına aldı. Yeğeninin gözlerinin içine baktı.

-Saşa mı dedin sen? Yeğeni kızardı, öbür tarafa döndü.

-Elin adamıyla bu kadar samimi olmamalısın. Sen artık kocaman kız oldun.

Sofiya bir evap vermedi. İki hizmetçi, kurt ölüsünün yanından geçerken atları yularlarından tutarak geçirdiler. Sonra kızağa bindiler. Hafif kızağı çeken atlar, rahvan yürüyüşle rahat gidiyorlardı.

Ormanı geçtikten sonra, Rayevskilerin evi göründü. Teyzesi biraz tembihliyorsa da Sofiya’nın aklı fikri o evlerdeydi. “Saşa ne yapıyordur, nasıldır acaba”, bu düşünceler aklından çıkmıyordu. “İyi kalpli, cesur bir gence benziyor Saşa. Nasıl doğru nişan aldı. Böyle silah atmayı nereden öğrendi acaba? Rayevski öğretmiştir herhalde”.

Kız doğru tahmin ediyordu. Rayevski her izine gelişinde, Aleksadr’ı alır, ormana avlanmaya giderlerdi. Her seferinde ona tüfekle atış yaptırırdı. Evde de, bahçenin alt yanına nişan diker, atış talimi yaptırırdı. “İyi atıcı olmak, hayattaki en önemli şeylerden biridir” derdi. En son izne geldiğinde Aleksandr’a bir tabanca hediye etmişti. Bu hediye, Aleksandr’ın çok hoşuna gitmişti.

Sofiya ile teyzesi ulaştıklarında, Yekatarina Nikolayevna, henüz sofradan kalkmış, Fransızca bir kitap okuyordu. İki hanım, görüşmektan çok memnun oldular. Her zaman misafirlerle dolup taşan Rayevskilerin evi, kışın boş kalıyordu. Çünkü soğuktan bir yere çıkılmıyordu. Hoş beş edip, hal hatır sorulduktan sonra, Sofiya’nın teyzesi söze başladı.

-Eh hanımefendi, sizinle kalan Aleksandr’ın dün yaptıklarını biliyor musunuz? Sabredemedim size teşekkür etmeye geldim.

Yekatarina Nikolayevna meraktan sordu:

-Nedir, ne oldu? Anlatın lütfen.

-Çok önemli çok.

Sofiya’nın teyzesi bütün olan biteni ayrıntıları ile anlattı. Sözlerini tamamlayınca, Yekatarina Nikolayevna küçük çanı çaldı. Hizmetçi kız içeri girdi.

-Aleksandr’ı çağır bakalım.

Hizmetçi kız çıkınca, misafirine:

-Teşekkürü oğlana etmelisiniz, dedi.

Saşa’nın şimdi içeri gireceğini düşünen Sofiya’nın kalbi hızla çarptı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Neden zihni hep onunla meşguldü. Aslında bundan pek şikayetçi de değildi.

Aleksandr içeri girdi. Misafirleri gördü. Onların kim olduklarına dikkat etmeden “hoş geldiniz” diyerek başıyla selemladı. Kadına baktı, sonra yanındaki kızı tanıdı. Aniden yüzü kızardı. Onu kendi evlerinde göreceğini hayal bile edemezdi. Yekatarina Nikolayevna sordu:

-Aleksandr dün olanları anlatsana.

Aleksandr, Sofiya’nın her şeyi anlatmış olacağını düşünerek sinirlendi:

-Önemli bir şey yok.

-Utandın mı? diye sordu Sofiya’nın teyzesi, oğlanın bu huyunu beğenerek. Herkes biliyor artık. Utanmana gerek yok. Anlat sen.

Aleksandr kısaca olayı anlattıktan sonra, Sofiya’nın teyzesi:

-Dürüst bir insansın sen. Çok teşekkür ederim, dedi. Ev sahibine dönerek, Herkesin yapamayacağı bir şey, bravo doğrusu, dedi.

Sofiya gülümseyerek bakıyordu oğlana. O yaşlardaki bir kız için, ilgi duyduğu bir gence, övgü dolu şeyler söylenmesi çok hoşuna giderdi. Üstelik, bu övgüler teyzesi gibi bir yakınından geliyordu. Aleksandr hakkındaki düşüncelerinde yanılmamaış olduğuna da ayrıca sevindi. Yekatarina Nikolayevna

-Aleksandr, misafirimizle ilgilensene, dedi.

Fakat bir an, kim olduğu belli olmayan bir oğlana misafir kızla ilgilenmesini söylediğine pişman oldu. Sonra boşverdi. “Oğlumun soyadını verdiği biri o” diye düşündü. Aleksandr, oturanları başıyla selamlayarak kalktı. Sofiya ile birlikte dışarı çıkıp, yandaki odaya geçtiler.

-Sofiya ne yaptın sen. Kimseye bir şey söylemeyeceğimze karar vermedik mi?

-Ne yapayım. Özür dilerim. Ağzımdan kaçırdım.

Aleksandr gülümseyerek

-Senin yaptığın her şeye razıyım, dedi.

Kızın sevinçten gözleri parladı.

-Ginmazyumu bitirdikten sonra ne yapmayı düşünüyosun? Diye sordu kız.

-Rayevski’nin yanına, Kafkas ordusunda askerliğe gideceğim.

Sofiya’nın gözleri bulutlandı. Alekasndr söyledikleri yüzünden endişelendi.

-Şimdi orda savaş yok mu? diye sordu.Yekatarina Nikolayevna’dan duyduğu şeyleri sıraladı.

-Savaş olsa ne olacak. Herkes vatana olan borcunu yerine getirmeli. Rayevski bana baktı, beni yetiştirdi. Ona olan borcumu da öderim böylece. Ayrıca doğduğum yeri görmeyi de çok istiyorum, dedi Aleksandr.

-Evet haklısın, diyerek onayladı Sofiya. Ben seni beklerim. Seni koruması için Tanrı’ya dua edeceğim. Ne zaman tekrar birlikte oluruz bilinmez. Bir isteğim var senden. Bu madalyonu boynundan hiç çıkarma. Bu seni korur. Dostluğumuzun hatırası olarak veriyorum bunu, diyerek boynundaki madolyonu çıkardı ve Aleksadr’a verdi.

Aleksadr itiraz etmedi. Çok kıymetli bir şey olduğunu düşündü. Onu boynuna astığında Sofiya’nın sıcaklığını hissetti.

-Nerede ve ne durumda olursam olayım seni asla unutmayacağım Sofiya. Bütün hayatım boyunca asla sözümden dönmedim. Buna inanmanı istiyorum.

-Sana inanıyorum, dedi Sofiya.

-Petersburg’da da beni görmeye gelirsin öyleyse.

-Sanırım gelebilirim.

-Bir kağıt ver de adresimi yazayım.

Pencere kenarındaki masadan bir kağıt, mürekkep ve yazı yazmak için kullanılan kaz tüyünü koydu. Sofiya masaya yaklaştı. Aleksandr masaya oturup, yazmakta olan Sofiya’nın altın sarısı saçlarına baktı. Saçları çok güzeldi. Kızın her yaptığı, her davranışı hoşuna gidiyordu. Başını hafifçe yana eğmiş ne güzel yazıyordu. Çok mutluydu. Bu oda bile her günkünden daha aydınlık geldi. Tatlı bir aşk sarhoşluğu yaşıyordu.

K A F K A S Y A  D A  :

Nicnerodski Dragunski alayı komutanı Nikolay Nikolayeviç Rayeski, 1794’te on beş yaşına basmış olan Aleksandr’ı, Kafkasya’daki kendi alayına çağırdı. Alay karargahında emir subayı olarak göreve başladı. Alay, Kızılyar’da (Dağıstan’da bir kasaba) idi. Aleksandr, hevesle görevine başladı. Görevini eksiksiz yapıyordu. Kısa sürede de alıştı. Kendisini kimin izlediğini  biliyordu.

Askeri yasa, kurallar ve askeri disipline tam uyan Rayevski, emrindeki askerlere de subaylara da iyi darvanırdı. Bu yüzden herkes onu çok severdi. Bazen bunaltıcı, çok sıcak günler oluyordu. Sıcak ve kuru havalarda, uzaklar çok iyi görülebiliyordu. Öyle zamanlarda Çeçenskiy ara sıra atına biniyor, Kızılyar’ın dışına çıkıp, geziyordu. Bu gezintilerde uzaklardaki tepelere, gerideki sıradağlara bakarak, köyünün oralarda bir yerlerde olduğunu düşünürdü. “Şimdi oralar nasıldır? Acaba beni tanıyan kimse kaldı mı?” diye düşünüyordu. Bir an evvel köyüne varmak istiyordu. Nikolay Nikolayeviç, yetiştirdiği ve çok sevdiği çocuğun duygularını anlıyordu. İnsanın, çocukluğunun geçtiği yerleri unutmasının mümkün olmadığını düşündü. Oraların bugünkü durumuyla geçmişteki durumunu karşılaştırması için ve içindeki sıla hasretini gidermesi için Aleksandr’ı dağlara göndermeye karar verdi. “Gitsin, görsün bakalım, buradaki yaşamın değerini kendi anlar” diye düşündü. Tercümanı çağırdı.

-Beni iyi dinle. Sana güveniyorum. Dağları bilen bir tanıdığın var mı? diye sordu Nikolay Nikolayeviç. Farklı bir iş için göndereceğim onu.

-Çok tanıdığım var. Vereceğiniz göreve uygun birini bulurum, diye cevapladı tercüman.

-Bizim Aleksandr’ı tanıyorsun. Onu köyüne göndereceğim. Onunla gidecek  kişi, güvenilir biri olmalı.

-Gittiği yerde tanıdığı biri, kalacak bir kimsesi var mı Aleksandr’ın, diye sordu tercüman.

-Annesi babası yok.

-Hısım akrabası?

-Bilmiyorum.

Kapıda ayakta duran tercüman, ağırlığını bir ayağından, diğerine geçirdi.

-Onunla oğlumu göndersem nasıl olur?

-Kaç yaşında senin oğlun?


-Evli barklı, kocaman adam.

-Tamam. Peki, bana gönder onu.

Tercüman dışarı çıktı. Ertesi gün, güneş doğmadan iki atlı dağlara doğru yola çıktı. Biri sarışın, bıyıklı, diğeri yeni yetme bir gençti. İkisinin de üzerinde dağlıların kıyafeti vardı. Kısa tüylü kalpak, siyah, dağlıların giydiği kaftan ve sahtiyandan dikilmiş hafif ayakkabılar giymişlerdi. Bellerinde de dağlıların yatarken bile çıkarmadıkları kamaları vardı. İki genç yol arkadaşı sohbet etmeye başladılar. Sarışın bıyıklı olan diğerine sordu:

-Vay naxax viy ho (Bizim milletimizden misin)?

-Vu (Evet), diyerek cevap verdi Aleksandr. Hep sohbet etmek istiyordu. Fakat takılıyor,  rahat konuşamıyor,  bu yüzden kısa cevaplarla yetiniyordu.

-Ruslar mı büyüttü seni?

-Evet.

-Ne zaman götürdüler seni?

Aleksandr, kendini koy verdi. Yanlış doğru demeden konuşmaya başladı. Eliyle işaretlerle konuşuyor, anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu.

-Köyümüze saldırdılar. Bir arkadaşım vardı. Ağaca çıkmıştık. Orada yakalayıp götürdüler bizi. Başka çocuklar da vardı. Bizi Rus askerlerinin birliğine götürdüler. Beni Rayevski götürdü. Bizim alay komutanını tanıyorsun, o büyüttü beni.

-Babam Rayevski’den bahsetmişti. Çok iyi bir adam demişti. Gerçekten iyi bilmediğim için sordum. Kaç yıl oldu sen gideli?

İki elinin sekiz parmağını açarak, nasıl söyleyeceğini bilmeden

-Vot, dedi Rusça.

-Çok olmuş o zaman. Babam ,anne ve  babanın olmadığını söyledi.

Kederle başını eğdi Aleksandr. Gittikleri yol, az kullanılan bir yol olmalıydı. İki yanını da yemyeşil otlar sarmıştı. Otların içinde kırmızı, beyaz çiçekler vardı. Yolun bir adım ötesinde gür bir orman uzanıyordu. İçinden çeşit çeşit kuş sesleri yayılıyordu.

İki atlı Rayevski’nin tarif ettiği köye yaklaştılar. Öğle vakti olmak üzereydi.

-İşte burası, o köy.

Aleksandr heyecanlandı. “Köyüm, doğduğum yer” diyordu kıpır kıpır dudaklarıyla. Dikkatle bakıyor, tanıdık bir yer bulmaya çalışıyor, fakat hiçbir yer tanıdık gelmiyordu. Ağaçları aradı, bulamadı. “Dut ağaçlarını görebilsem” diye düşündü.

Atlılar köyün içine girdiler. Eğri sokakların iki yanında, toprak damlı evler vardı. Burada da tanıdık bir yer bulamadı. Köyün öte yanına geçtiler. Bir akarsuya vardılar. Durup atlarını suladılar. Suyun kıyısındaki yamaç tanıdık gibi geldi Aleksandr’a. Dikkatlice bakınca, yıllar evvel Hasin’le altındaki gölcüğe atladıkları yükseltiyi tanıdı. İçinde kıpırtılar hissetti. Onun dışında hayalindeki köyden en ufak bir iz bile bulamadı. Bir çocuk ineğini suladı, uzun bir çubukla sürdü götürdü. Biraz ilerdeki yolda çocuklar teker yuvarlayarak oynuyorlardı.

-Bu yoldan şöyle gidilince bizim eve varılırdı, dedi Aleksandr.

İki atlı, köyün başka bir sokağından yavaş yavaş ilerledirler. Biraz ilerde bir ev yıkıntısı gördü Aleksandr. Yalnız duvar kalıntıları duruyordu. Önünde talan edilmiş gibi görünen bir bahçe kalıntısı vardı. O yana bakınca, büyük dut ağacını gördü. Üzerine çıkıp, dutlarını yediği ağacı tanıdı. Kalbi göğsünden fıralayacakmış gibi atmaya başladı.

-Ditt! Ditt! (Ağaç! Ağaç!)

-Tanıdın onu! Şaşırdı arkadaşı.

Aleksandr, atından atladı, uzun otların arasından kayarak gitti. Bir insana sarılır gibi, ağacın gövdesine sarıldı. Özlem ve sevgiyle dallarına bakıyordu. Gözleri yaşardı. Çocukluk günlerini hatırladı tek tek. Dut ağacına sarılı kaldı. Sarı bıyıklının yanına, ak sakallı bir yaşlı geldi. “Hoş geldin” dedi. Nereden geldiklerini sordu. Atlı, nereden ve niçin geldiklerini anlattı. Aleksandr da yanlarına geldi. Sarı bıyıklı yaşlı adama sordu:

-Buranın sahibinin akraba veya yakınlarından sağ kalan kimse var mı bu köyde?

-Ortaya çıkmış kimse yok. Buradaki evin sahibi Olxazar adında biriydi. Onun oğlunu Ruslar götürmüş büyütmüş. Doğru mu yanlış mı bilemem. Bu yüzden  kimse burayı sahiplenmiyor.

Hasinlerin evlerine doğru baktı Aleksandr. Ora da bura gibi harap olmuştu.

-Şu evler kimin?

-Orada kocası ölmüş, oğlu da kaybolmuş bir kadın yaşıyordu. Oğlundan bir haber çıkar diye uzun süre bekledi. En sonunda umudunu kesti. Akrabalarının bulunduğu bir dağ köyüne gitti. Başka bir haber de çıkmadı ondan.
Aleksandr’ın buraya kadar taşıdığı umutlar ve hayaller kayboldu.. Şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu. “Tanıdık tek bir kişi bile bulunmaz mı” diye sordu kendi kendine. Bir komşuları, Hasim’le kendisine bir oyuncak yapmış, evlerinin önünde uzun uzun oynamışlardı. O oyuncağı yapan komşusu, Maja adında bir adamdı. Maja’nın alnında bir iz vardı. Maja’yı, oyuncağı ve Hasin’le oynadıkları oyunları ayrıntısıyla hatırladı Aleksandr. Önündeki yaşlı adama baktı. Adam sakalını sıvazladı, gözlerinin önüne inen kalpağını biraz yukarıya itti. Aleksandr o anda adamın alnında ki izi gördü.

-Maja! diye bir çığlık atarak yaşlı adama sarıldı. Yaşlı adam şaşkınlıkla bakakaldı:

-Sen kimsin, kimlerdensin yiğit delikanlı?

-Gözyaşlarını silerek gülümsedi Aleksandr.

-Biz burada oturuyorduk. Eliyle evlerinin harabesini gösterdi.

-Olxazar’ın oğlu Âli misin yoksa?

-Âli vu! Âli vu! (Âli’yim Âli’yim) diye bağırıyordu.

-Hoş geldin, safa geldin. Baksana Olxazar’ın oğlu Âli gelmiş. Koca adam olmuşsun sen. Haydi haydi, bize gidelim.

Yaşlı adam öne düştü. Yakındaki bir evin avlusuna girdiler. O gece neredeyse sabaha kadar oturdular, sohbet ettiler. Aleksansdr’ın soruları hiç bitmiyordu. Büyük bir özlem ve muhabbetle yaşlı adamı dinliyordu. Kendi ailesinden birini bulmuş gibiydi.

Aleksandr’ın babasından, annesinden, Hasin’den Maja’nın aileseinden konuştular. Aslında çoğunlukla konuşan yaşlı adamdı. Gece çok geç vakte kadar usanmadan konuştular.

Sabahleyin Maja genç misafirini, köyün dışına kadar uğurladı. Ayrılırken:

-Âli , seni büyütüp yetiştiren adamın iyi bir insan olduğuna sevindim. Allah’a emanet ol. Fırsat bulunca yine gel. Güle güle, selametle gidin.

Yaşlı adamla kucaklaşarak veda ettikten sonra atlarına bindiler.