Çeçen Kültürü

Çeçen Dili ve Folkloru, Halk Dansları, Efsaneler, Öykü ve Masallar ile çeşitli kültürel bilgiler…

Diaspora

Türkiye ve diğer dünya ülkelerinde yerleşmiş Çeçenler ile yerleşim alanlarına ait bilgiler ve fotoğraflar…

Kitaplık

Çeşitli dillerden Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmış, Çeçenler ve Çeçenistan ile ilgili kitaplar…

Şarkı Sözleri

Sevdiğiniz Çeçence şarkıların sözlerine buradan ulaşabilir, dinleyebilir ve indirebilirsiniz.

Şiirler

Çeçen edebiyatından örnekler ile Çeçenler’e adanmış şiirler…

Ana Sayfa » Ahmet IŞIK, Çeviriler - Makaleler

Abrek Zelimhan’dan Anılar

Bu yazı 6 Ocak 2009 Salı  tarihinde yazıldı. Şimdiye kadar 1.948 defa okundu.. Yorum Yok
Abrek Zelimhan’dan Anılar

1940 yılının nisan ayıydı. Okulların tatil olması nedeniyle babama, beni Sölc-Kale’deki (Grozni) Şeripov Zörbek’lere göndermesi için rica ettim. Meğer onların evi cumhuriyetimizin etnografya müzesinin yakınlarındaymış. Bir boş gününde Zörbek ile şehri gezmek amacıyla evden çıktığımızda beni o müzeye götürdü. Müzede, atının üzerinde tüm silahlarını kuşanmış ve dürbünüyle uzaklara bakan Zelimhan’ın resmi ve hemen altında sergilenmiş olan savaş gereçleri, (Atının eğeri, heybesi, atının toynak izlerini ters yönde gösteren özel yapılmış nallar) ve bir sürü eşyaları beni çok etkilemişti.

Bir yıl geçmeden ikinci dünya savaş başladı ve kısa bir süre sonra da Çeçenlerin hiçbir günahı yokken sürgüne maruz kaldıkları o korkunç yıllar araya girdi. Dolayısıyla o müzeyi tekrar gezme imkanım olmadı. Sürgün yılları sona erip, ana vatanımıza döndüğümüzde ve cumhuriyetimizin tekrar kurulmasını müteakip, fazla zaman geçirmeden o müzeye tekrar gittim. Fakat Zelimhan’ın daha önce görmüş olduğum resmini ve eşyalarını bu kez müzede göremedim. Müze görevlisine sorduğumda, Zelimhan’ın resmi ve eşyalarının müzeden götürülmüş olduğunu öğrendim.

Yine 1960 yılında müzeye gidip görevlilere tekrar sorduğumda bana, Gürcistan’dan tekrar getirilip depoya konduğunu fakat tekrar sergilenmeleri için henüz müsaade verilmediğini söylediler. Ondan sonra, özellikle Zelimhan kimdir, neden devlet onunla ilgili tarihi bilgilerin üzerini örtmeye çalışıyor, merak ettim.

1960-1961 yılları arasında cumhuriyetimizin 1944 yıllarına kadar Zelimhan’a ne denli değer verildiğini anladım. Başka bir değişle cumhuriyetimiz lağvedilene kadar. Şela kentinin bir bölgesindeki kolhoza ve Gumse kentindeki bir caddeye onun isminin verildiğini de sonradan öğrendim. Üstelik Zelimhan’ı anlatan bir sinema filminin de varlığını öğrendim. Eskiden sürekli radyoda onun kahramanlıklarını anlatan türküler çalınırmış:

“Çeçen-İnguş gençleri unutmaz Zelimhan’ı
Unutulmaz Zelimhan yaptığın iyilikler.”

Zelimhan’ın büyük oğlu Mahmud’unda Sovyetler Birliği kurulurken Mahkate’de devrim karşıtı gruplarla en önde ve NKVD saflarında savaşırken öldürüldüğünü öğrendim. İkinci oğlu Ömer Ali’de 1947 yılındaki Abrek savaşlarında Vedan’daki NKVD komutanlığına bağlı kuvvetlerle çarpışırken toprağa düşmüş.

O yiğit insan hakkında araştırmalarımı sürdürürken bazı kimselerin tepkileriyle karşılaştım: “Bırak o Zelimhan’ı, senin zalim kimselerle ne işin var?” Sonra o yıl, yani 1961 yılında yetmiş beş yaşında olan babama, (Sizlere ömür o şimdi yaşamıyor.) Bakaraov Osman’a, “Bazı kimseler Zelimhan’a neden zalim diyor, gerçeği nasıl öğrenebilirim.” diye sordum. O da bana Oktyabriski köyünde yüz yaşını aşmış, Zelimhan’la ilgili en sağlıklı bilgilere sahip, asla yalan konuşmayacak olan bir ihtiyar olduğunu ve onun yanına gitmemiz gerektiğini söyledi. Sonra O Said’in Zelimhan’ı evinde gizlediği gerekçesiyle üç yıl hapis edildiğini de anlattı.

1961 yılının mayıs ayında (Aynı zamanda ramazan ayıydı.) babamla birlikte Tumhadjiev Said’in yanına gittik. Bizimle birlikte Mahkate’den Çoltaev Mahmud’da geldi. İhtiyar adam yataktaydı ve iyi göremiyordu. İhtiyar eşi ise onurlu ve yiğit biriydi. Hal hatır sorduktan sonra babam konuya girdi: “Said, Zelimhan bahanesiyle ailenle birlikte Sibirya’da üç yıl geçirdiğini söylüyorlar. Sonra bazıları onun hakkında bir daha eşi benzeri olmayacak kadar doğruluktan yana ve yiğit biriydi diyorlar. Bir başkaları ise ona zalim damgasını vuruyorlar. Senin her zaman doğruları konuştuğunu biliyorum. Bize onun hakkında bildiklerini anlatsana.” dedi.

Böylelikle Said anılarını anlatmaya başladı:

“Kışın en çetin günlerinden olan Şubat ayındaydık. Meğer o sıralar Zelimhan’ın üç yıl bile ömrü kalmamış. Bir akşam ahırda at ve öküzlere yem verirken “Said, dış kapıya kadar gelsene” diye bir ses duydum. Dışarı baktığımda yolda yedeğinde bir at olan atlıyı gördüm. Atların üzerinden terlemiş olmaları nedeniyle buhar kalktığını gördüğümde gelenin hiçte iyi bir haber getirmediğini anladım. Dış kapıyı açıp yola çıktığımda Haraço’lardan Zakin Ali’yi tanıdım.

-Hayırdır inşallah, ne oldu? diye sordum.

-Ormanda, Zelimhan’ın çevresi üç kademe halinde çevrilmesinin bu üçüncü günü. Ona yaklaşmaya cesaret edecek kimse yok. Haraço’ların ileri gelenlerin tümünü general tutuklamış. Ruslarla birlikte Kabin Abdulhacı, Ğonuk’un Zaypulla, hacı Alashi’nin Atabi ve onun gibileri de oradalar. Üstelik general Haraço’ların içinde Zelimhan’ın en güvendiği insanın sen olduğunu öğrenmiş. O nedenle benimle gelmesen bile askerler seni oraya zorla götürecek.

O anda çok sinirlenmiştim:

-Dili lal olsun beni ispiyon edenin!

Üstümü bile değiştirmeden, ahırda çalışırken giydiğim kıyafetimle atlının yedeğinde getirmiş olduğu ata binerek onunla birlikte dağlara doğru yola çıktım.

Dağa ulaştığımızda etrafı askerlerle çevrili ve koca bir ateşin yanında kuytu sarılmış duran general, üzerinde oturmuş ketirine bir yere serili vertin yanıma gelip benimle tokalaştıktan sonra tercümanı aracılığıyla konuşmaya başladı: “Bu gün sanki cebimdeymişçesine duran o Çarlık düşmanı Zelimha’nın, Haraço’ların içinde en çok sana güvendiğini öğrendim. Şimdi gizlenmiş olduğu o mağaraya git ve burada gördüklerini ona anlat: Önce mağara çevresinin üç kat halinde çevrilmiş olduğunu kendi gözlerinle gör. Sonra şu petrol dolu iki fıçıya da iyice bak. (Onları mağaranın içini ateşe vermek için hazırlamışlardı.) Şu anda çevresi bin kişilik askerle çevrili. Genel valinin gönderdiği bir o kadar askerde bu akşam burada olacak. Tüm bunları olduğu gibi anlat ve kendisini bana parçalattırmadan söyle o akrabana bütün olarak kalmak istiyorsa teslim olsun.”

Onunla tartışmamın bir anlamı yoktu. Fakat köylülerime, onlara beni ispiyonladıklarını bildiğimi belirtmek amacıyla onlarında duyabileceği bir şekilde generale söyledim.

“Beni değirmende öğütseniz dahi muhbirlik yapmayacağımı, Zelimhan’da bu etrafında bulunan köylülerimde iyi bilir. Beni sana ispiyon eden her kimse, ya kendi başını kurtarmak için ya da senden bir çıkar umduğundan bunu yaptı. Anladığım kadarıyla bunu yapmam gerekiyor. Ben hazırım.” dedim.

“İdtik” (Yollayın) diyerek sırtımdan beni iteleyerek tercümana döndü:

“Ctoy!” (Davran) diyerek tercümanı da yanıma katarken ona:

“Yürü, önüne düş ve aldığımız önlemleri ona göster.” diyerek ikimizi de yolladı.

Tercüman, askerlerin çokluğunu ve tüm yapılan hazırlıkları göstermekteyken, kendi fikirlerini de söylüyordu:

“Bunlar, tilki yakalar gibi onu dumana boğup mağara içinde öldürüp sürüyerek dışarı çıkarırlar. O nedenle canlı olarak teslim ol de ona. Bu, bir anlamda senin elinde.” dedi.
Kerhen mağaraya gittim:

“Hey Zelimhan! Hey Zelimhan!” diyerek mağaranın içine doğru ilerliyordum. O anda aslan kükremesine benzer içeriden bir ses işittim.:

“Geri dur, kimsin sen?”

“Ben Said’im Tumhacı’nın oğlu” diye cevap verdim.

“Gel, gel” diye beni karşılayarak, mağaranın girişini kapatmak amacıyla koyduğu kara kavak dallarını çekerek sevinçle beni içeri götürdü. İçeride kurutulmuş koyun kuyruğu, bir parça ekmek, küçük bir su kabağında su, savaş malzemeleri, üzerinden eksik etmediği siyah vert ve yastık yerine kullandığı bir ağaç kütüğünden başka bir şey yoktu. Zelimhan:

“Sen en sevdiğim misafirimsin. Şimdi getirdiğin havadisleri anlat bakalım” dedi.

-Nasıl söylesem Zelimhan, getirdiğim havadisler hiç olamayacak kadar acı müjdelerle dolu. General, bu mağarayı üç gün öncesinden beri üç ayrı çember halinde ablukaya aldığını söylüyor. Beni, senin en güvendiğin, en yakın bulduğun kişi diye sana gönderdiler. Dili lal olası biri beni generale ispiyon etmiş.

Mağaranın karşı tarafında iki kızak üzerinde iki fıçı dolusu petrol var. Üstelik aralarında silahlarını kuşanmış hazır bekleyen düşmanlarından üç kişide bulunuyor. Birde bu akşam bine yakın askerin daha buraya gelmesi bekleniyormuş.

Zelimhan gayet sakindi. Öyle ki hayvanlarımın yeminin yeterli olup olmadığına kadar benimle ilgili sorular soruyordu. En son Abbaz’ın büyüyüp büyümediğini, onun ve eşimin sağlıklarının iyi olup olmadığını sordu. Sanırdınız sanki ben ona misafir gelmişim. Onun onca sakin, yürekli oluşu karşısında şaşkınlığa düşmüştüm.

“Said” diyerek anlatmaya başladı. “Sence ne yapsam doğru olur.?” Bende ona, teslim olması için benimle birlikte gelmesini söyledim. O ise bana: “Sen o generale ne söyle biliyor musun? Bana, Tiflis’teki genel validen imzalı ve mühürlü mektup getirsin buraya. O mektup gelene dek bu mağarada bekleyeceğim. Mektup geldiğinde ise teslim olurum. O mektupta benim yüzümden ve arkadaşlarım nedeniyle ne kadar tutuklanmış kimse varsa serbest kalacaklar diye yazılmış olacak. İkinci olarak da zengin ve yoksulları ayırmaksızın her iki kesime de eşit davranılacağı deklere edilmelidir. Sonra ben ve arkadaşlarım onların söylediğini yapmaya hazırız.”

Bu anlattıklarımı dinleyen general çileden çıktı. Bana emrederek tekrar oraya gidip, söylediklerini aktarmamı istedi: “Sen adeta tilki yavrusu gibi, bir anlamda avcı çantamın içindesin. Ya seni yakalarım, yada seni o çakmak taşı sert kayalardan aşağı uçuruma atarım.” Ama görünen oydu ki, eğer Zelimhan’ı canlı ele geçirecek olursa rütbesinin yükseleceğinin bilincindeydi ve onun için can atıyordu. Üstelik onu canlı yakalayacağım diyerek devletin parasını da çar çur ettiğini de bir türlü unutamıyordu.

Gitmek istememe rağmen o mağaraya tekrar gitmek zorunda kaldım. Generalin söylediklerini Zelimhan’a yumuşatarak aktardım. “Dört-beş yıl hapis yattıktan sonra özgür kalır. Hiç değilse yaşıyor olur ve hiçbir şekilde kendisine işkence yapılmayacak” diyor. “O söylediğim mektubu veriyorlar mı?” diye sordu. Bende “Vermiyorlar, sadece bize söz veriyorlar” dediğimde, “O sözleri çok duyduk Said, o sözlerin tümü aç kurdun koyunlara verdiği sözlerden bir farkı yok. Boş ver Said, olmayacak şeyleri anlatarak kendini yorma” diyerek kestirip attı.

Sonra kahkahalarla gülerek bana döndü: “Said, sen o generale ne söyle biliyor musun? Rusya’nın tüm askerlerini buraya yığsa da o beni yakalayamaz. Ona kendini benden korumasını söyle. Bundan önce peşime düşüp gezen komutana üç kez rica etmiştim. İnsanları sıkıştırma, büyük laflar etme, yoksa seni öldürürüm diye. O ise benim bu uyarılarımı dikkate bile almadı. Bu nedenle onu öldürmek zorunda kalmıştım. Eğer bu generalde bir daha peşime düşecek olursa onu da öldürürüm.”

Ona tekrar rica ettim. “Kendini öldürtme, teslim ol. Benim ve akrabalarımızın toplam bine yakın koyunu, yüzden fazla da büyük baş hayvanlarımız var. Onların tümünü satıp seni çok az bir hapis cezasıyla kurtarırız.”

-İyi öyleyse Said, kendimi onlara öldürtmeden sabah namazımı köyümüzün sınırındaki soğuk su başında kılıp gidersem sence yeterlimi? Buradan ayrılırken iki el ateş edeceğim. Tüfeğimin sesini general iyi tanır. Çok macırımla geçmeden general tüm bu topladığı insanları geri götürmek zorunda kalacak. Dolayısıyla insanlarda burada üşüyüp durmaktan kurtulmuş olacaklar. Bir şey daha var Said, ben kabahatliysem de, kabahatsizsem de senin anlattığın düşmanlarımın arasında Heca varsa benim söylediğimi söyleyerek, şimdi söyleyeceklerimi ona ilet: “Heca, bu gün olanları görüyorsun değil mi?” Sonra generale gelince onunla kendi evinde konuşurum, yada Gürcistan’a giderken yolunu kesip orada da konuşabilirim.”

Sonunda yemin vererek rica ettim. “Bu beladan kurtulacağına dair bunca emin olmanın nedenini anlatsana dostum.”

-Bak Said, ben şeyh değilim, bildiğin gibi dün değil evvelki akşam buraya geldiğimi kim bilebilir ki diye tedbirsizce ve çok yorgun olduğumdan uzandığım yerde uyuya kalmışım. Rüyamda babam Guşmasa: “Oğlum gaflete mi düştün etrafının sarıldığının farkında değil misin?” demesiyle birden uyandım. Hemen mağaranın dışına çıkıp dört el ateş ettim. O anda her tarafımdan yaylım ateşi başladı. O zaman anladım, eğer vadem yetmişse nasıl olsa öleceğim. Fakat panikleyerek zavallı bir şekilde ölecek olursam el âlem bunu çocuklarımın yüzüne vurabilir.” Diyerek Zelimhan beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

-Babanı ve iki kardeşini öldürdüklerini, en güvenilir arkadaşlarını perişan ettiklerini, defalarca ablukaya alındığını ve o ablukayı yarıp kurtulduğunu biliyorum Zelimhan. Şimdi bu mağarada kıstırıldığın gibi zor duruma hiç kalmış mıydın? diye sordum.

-Nasıl söylesem, bir ay boyunca hiç uyumadan hapishanenin duvarında delik açıp, kaçtığım ve Sölc’de tüm köy ve çevresinin sarıldığı o gecede de, babamı, kardeşimi ve arkadaşımı öldürdükleri gecede de, öldürmeye götürüyoruz diye ailemi İnguşların dağlarına götürürlerken de şimdiki kadar çaresiz kalmamıştım. Bir gün Melisto’ların ormanından geçerken ağlayarak yolumu kesen genç bir kadının ricasını yerine getiremediğim gün gibi.

-Fazla zaman geçmeden sizlere yetişirim diyerek arkadaşlarımdan izin alıp İnguşların arasında olan ailemi görmek için giderken çığlıklar atarak gelen genç kadınla karşılaştım. Bana kusura bakmamamı söyleyerek kendisine bir kardeşlik yapmamı istedi. “Kucağımdan beş-altı aylık bebeğimi alıp şu tepeden aşağı doğru giden iki kişiden onu geri alsana” diye yalvarmıştı. Atımla, oranın çok dik olduğu için gidemediğimden atımı kadına teslim edip kepek karda onların izlerini takip ederek peşlerine yetiştim. “Hey, o çocuğu yere bırakıp buradan defolun” dediğimde: “Bu seni neden ilgilendiriyor?” diye biri karşılık verdi. Ben, genç kadının bana ricada bulunmasını onlara anlattığımda hiç oralı bile olmadılar. Üç kez yeminler ederek adeta rica ettim, olmadı. Ondan sonra Allah adına yemin ederek çocuğu bırakmazsanız ikinizi de öldürürüm dedim. Beni ciddiye bile almadan onlardan biri çocuğu top gibi havaya attı ve diğeri kamayla vurup çocuğu iki parçaya bölüp kaçmaya başladılar. Bende ikisini de oracıkta vurup öldürdüm. kanatlarına sarıp o genç kadına İki parça olmuş çocuğun cesedini başlığımın götürdüğüm o gün kadar, hiçbir zaman çaresiz kalmadım. diyerek sormuş olduğum soruya yanıt verdi.

Subayların beni beklediğini bilmeme rağmen, dışarıda havanın sertleşmesinden dolayı şartların ağırlaştığını tahmin ettiğim için pek mağaradan çıkmak istemiyordum. Zelimhan’da ne düşünmüştü bilemem benim gitmemi istemiyor gibiydi. Böylece sohbet edip gece yarısını geçirdiğimizde Zelimhan bana şöyle söyledi:

-Said, beni ziyarete geldiğin için sana teşekkür ederim. Şimdi serbestsin ve dilediğin gibi davran, ben biraz uyumalıyım. Olur ya, general sana neden bu kadar geciktin diye soracak olursa seni zorla alıkoyduğumu söylersin.

Gerçek şu ki, Zelimhan’ın “Bundan böyle kendini benden koru” şeklindeki ifadesini generale söylemeğe korktum. (Ama Zelimhan gerçekten doğru söylüyormuş.) “Canlı olarak ele geçmeyeceğim” dedi diye söyledim. Sabah olmaya çok az zaman kalmıştı. Fakat ben dahil tüm askerler soğuktan donmak üzereydik.

O anda Zelimhan’ın Heca’ya söylememi istediği mesaj aklıma geldi. Heca’nın yanına gittim ve mesajı ilettim: “Heca, bu gün olanları görüyorsun değil mi?” Bu sözlerimi işitir işitmez hemen ayağa kalkarak: “Hadi gidiyoruz, her şey bitti. Allah yardımcın olsun Zelimhan.” diyerek iki arkadaşını da alıp gitti.

Sabah olmak üzereyken mağaradan iki el silah sesi geldi. Bunun üzerine tüm ormanı titretircesine karşı ateş başladı. Patlayan tüfeklerin namlularından çıkan alevlerin aydınlığında mağaranın önünden uçuruma doğru kayalara çarparak yuvarlanan bir insan silueti görüldü. General sevinç çığlıkları atmaya başlamıştı. “Ura-a! Be-ey!”

Öldürmüş oldukları Zelimhan’ın cesedine bakmak için diğer tepeden aşağı doğru koşarak gitmiş olan general, orada fenalaşıp askerler tarafından eller üzerinde getiriliyordu. Üzerine kurşun yağdırdıkları şey, Zelimhan’ın vertine sarılmış ağaç kütüğünden başka bir şey değildi. İşin böyle sonuçlanmış olmasına bir çok kişi memnun olmuştu. Ayrıca askerlerin çoğunluğunun sevinç içinde olduğu açıkça fark ediliyordu.

General verilen bazı ilaçlar yardımıyla kendine geldi. Sonra oturup çocuk gibi ağlamaya başladı. Gerçi ağlasa da pek suçu yoktu. Genel vali olma hayalleri kurmakta olan general, Üç yere, Burit’e, Tiflis’e, Petersburg’a “Zelimhan’ı ele geçirdim.” diye telgraflar çekmişti. Oysa şimdi rütbeleri bile sökülebilirdi. Üstelik Zelimhan’ın kendi gibilerini şu veya bu şekilde yok ettiğini de iyi biliyordu. Bir de, Zelimhan’ın gittiği yönde ayak izleri belli olmasına rağmen Avar subay Murtaz-Ali ve Rus subayı Verbiskiy de izlerin peşinden gitmedi.

Zelimhan’nın o gece ellerinden kaçırmalarının suçlusu benmişim gibi, beni ailemle birlikte ömür boyu Sibirya’ya sürgün ettiler. Ama üç yılı geçkin bir süre sonunda Zelimhan “Tanıdıkları tarafından” hileyle tuzağa düşürülüp öldürüldü. Bu olaydan sonra bizim de geri dönmemize izin verdiler.

Said, biraz suskun kaldıktan sonra tekrar anlatmaya başladı:

-Ailemle birlikte Sibirya’ya sürgün edilip çektiğim zorlukları hiç önemsemiyorum. Benim asıl önemsediğim şey, Çeçen-İnguşya da adaleti sağlama görevi olan polis komiserleri Köy sorumluların haksızlıklarını ört bas ederek zavallı ve fakir insanlara yaptıkları zulmü, Zelimhan’ın haberi olduğunda bunu kendilerine ödeteceğini bildiklerinden o hayatta olduğu müddetçe hep adil davranmak zorunda kalmaları. Bunu net olarak biliyorum. Bir şeyi daha unutamıyorum. Sölc-Kale’de kendi fakir yaşamlarından arttırdıkları (yağ, peynir ve buna benzer şeyler) ürünlerini pazarda satmak için gelen Çeçen-İnguş kadın ve ihtiyarların yan yana oturup mallarını satmaya çalışırlarken “Onların nasıl öldüğünü size göstereyim” diyen bir subay üzerlerine makinalı tüfeği çevirerek onlardan on yedi kişiyi öldürmüştü. O subay, arkadaşlarıyla birlikte Kizlara’ya giderken treni durduran Zelimhan, içlerinde o subayında olduğu on yedi subayı trenden indirerek oracıkta hepsini kurşuna dizmişti. Net hatırladığım bir şey daha var: Zelimhan’ın hapisten kaçtığı yılın ikinci senesinden itibaren köylerimizde zenginlerin şimdiye kadar fakirlere, zavallılara yaptıkları baskılarını, zulümlerini hemencecik kaldırmışlardı…

-Yahu Said, Zelimhan’ın gençliğinde de böyle belirgin davranışları var mıydı? diye babam Usman tekrar sordu.

-O zamanlar daha olamayacak kadar saygılı, onurlu yeni yetme biriydi. Hiçbir zaman köyümüzde onunla arası kötü olan ve alıp veremediği bir kimsenin bile varlığı duyulmamıştı. Köyde küçük, büyük herkes aynı şeyi söylerlerdi: “Zelimhan söylüyorsa doğrudur.” Sonra onun büyük kardeşi de öyleydi, hatta babasının bazı konularda durmasını bile sağlardı: “Baba, sabırlı olsana, acelecilik doğru bir şey değil” diyerek. Bazı olaylar ve dedikodular sonucu hiçbir suçu olmamasına rağmen bir takım kimselerle aralarında başlayan husumetleri sonucu onun bu yolu seçmesinde katkısı olduğu da doğrudur. Sende iyi düşün. Zelimhan’ın her çarpışmada galip gelmesi, onun doğru ve dürüst bir insan olduğunun kanıtıdır. Ama en güvendiği, kendisine yakın bulduğu kimselerin hazırladığı tuzağa karşı maalesef bir hazırlığı yokmuş. diye Said konuyu değiştirdi.

Zelimhan’la ilgili ilk kez yaptığı bu açıklamaları, kelimesi kelimesine kaleme aldım. Bize Zelimhan’ın yaptıklarından, yaşamından daha bir çok şey anlattı…

Bakarov, Musa,(1990)
Abrek Zelimhan’la ilgili anılar, Devlet matbaası,
Grozni: Çeçen-İnguş
Çeviren: Ahmet Işık



Bu yazı yoruma kapalıdır.


Sitene Sahip Çık!