Bir Ozan Ölür, Bulanık Akar Sunja
13 Şubat 2004, yine birozan düştü toprağa,
yazılmamış dizelerini taşırken yüreğinde.
sürgünde, hain düşmanın bombasıyla..
Kafkasya,
Ey kara bahtlı vatan:
Bir şairin daha öldü, senin için her an ağlayan..
Öğle sıcağında,
Lenin Bulvarında Sunja üstündeki büyük köprüdeyim…
Demir korkuluklara dayanmış Sunja’yı seyrediyorum. Yanımdan telaÅŸlı adımlarla geçen kalabalığın içinde bir ben farkındayım sanki Sunja’nın. İleride, Parlamento binasının ve Kavkaz otelinin bulunduÄŸu meydanda yapılan büyük mitingin gürültüsünü bile duymuyorum. Kulağım sadece Sunja’nın fısıltılarında…! Yıllardır kafamın içinde yankılanan bir ÅŸiiri yeniden söylüyor sanki bana;
“Vatanım çağırıyor usanmasız,
Karnım tok başka seslere.
Durursam, duracak kalbim apansız,
Gidiyorum varmam gereken yere..”
Evet, ÅŸimdi varmam gereken yerdeyim. Çok deÄŸil daha birkaç gün önce hayalini kurduÄŸum Çeçenya’dayım. Daymohk’ta ata topraklarda olduÄŸumu düşününce daha önceleri hiç tatmadığım türden garip duygular kaplıyor tüm bedenimi içim ürperiyor. Köprüden ayrılıyor, aÅŸağıya iniyor, dingin akan nehrin kıyısında durup, seyre koyuluyorum. Suları ışıltılar çıkarıp, akarken gözlerimin önünden Sunja gülümseyerek bakıyor sanki bana. Daha dün akÅŸam üstü, deliÅŸmen çeçen gençlerinin kaidesinden sökerek, sürükleyip nehre attıkları Lenin’in büyük bronz heykeli de hala kaybolmamış, Sunja’nın bir kıvrımına takılmış bana bakıyor. Çeçen tarihinin belki de en karışık günlerinde ulaÅŸtığım bu topraklarda, bir anda yalnızlığımdan kurtarıyor bu bakışlar beni.
Buraya ayak bastığımdan beri herkesin adeta yarının ne olacağını bilemeden serseri bir kurşun gibi oradan oraya sektirip koşuşturdukları bulanık bir hayat hüküm sürüyor gözlerimin önünde. Özgürlük şarkıları söylense de dillerde, savaş her an başlayabilir ve gidilecek daha çok yol, ödenecek çok bedel olduğunu biliyor sanki insanlar. Aldırmadan hiçbir şeye günlük yaşamlarına devam ediyorlar. Ürkütse de bu bilinmezlik, halkın cesareti bana da bulaşıyor, korkutmuyor.
Sunja’nın da bulanık aktığını fark ediyorum bir anda. Åžaşırıyorum. Yakıştıramıyorum ilk anda bunu ona..!
Sahi, daÄŸlardan aldığın kar sularınla neden berrak akmazsın sen Sunja.! Nedir bulanıklaÅŸtıran sularını..!? Anılar mı ? Öyle ya, ÅŸimdi yaÅŸlı ve hüzünlü bir bilge gibi durgun düşünceli kıvrılarak geçerken Grozniy’in içinden, neler anımsıyorsun kim bilir binlerce yıllık yaÅŸamından..? Belki de, Aksak Timur’un, ya da Zalim Yermolov’un kanlı ellerini yıkamak için yaklaÅŸtıklarında sularına, nasıl buz kestiÄŸini anımsıyor ÅŸimdi yüreÄŸin.? Ya da anımsadın da birden buÄŸulandı gözlerin, daÄŸlı abreklerin sırtlarında bir kurÅŸun, sığındıklarında baÄŸrına, nasıl da sardığını yaralarını ve koruduÄŸunu düşmanlarından tıpkı kollar gibi bir annenin öz evlatlarını..! Biybolat’ı hatırladın mı ya Sunja..? O ÅŸanlı yiÄŸidi. Hani sen ona hep “Mayra”(:yiÄŸit) derdin. Nasıl da yakışırdı deÄŸil mi kıyılarına. Yağız atının üzerinde, kara yamçısını ıslatarak okÅŸar gibi geçerdi sularından. Åžimdi, duyuyorsun deÄŸil mi seherde dillenen her esintide, bir ihanet kurÅŸunuyla yere düşmeden sana söylediÄŸi o son “illi”yi (türkü).
Sunja, evlat acısını bilen ey bilge nehir. Beni de anımsa ne olur bir gün. Olur ya tekrar kavuÅŸamadan sana yitip gittiÄŸimde bir sürgün diyarında. “Tanırım, kıyımda durmuÅŸtu o çocuk” dersin.
Ahh..! Ne kadar isterdim bilsen. Bir ÅŸair olabilmeyi ÅŸu an ve yüreÄŸimin derinliklerinden koparak sana adanmış bir ÅŸiir yazabilmeyi. Affet, ki ben bunu yapamam..! Bilirim, ancak bir ozan anlatabilir ve haykırabilir tunçtan sesiyle, senin sularının yüreÄŸi daÄŸlı annelerin göz yaÅŸlarından geldiÄŸini..! Ki, “nehirler vatanların gözyaÅŸlarıdır” bilirler ÅŸairler bu eski gizi. Dökülmeden yere hiçbir damlası, sularını ancak bir ozan tutabilir elleriyle ve ulaÅŸtırabilmek için sürgün yerlerine, hasretinle kapanırken gözleri, sürmek için çatlak dudaklarına yitik evlatlarının..! Sunja, bulanık aksan da bugün, üzülme. Dönsün diye sana çocukların çaÄŸlayarak her aktığında, ettiÄŸin dualarınla ancak gün gelecek berraklaÅŸacak belki de suların.
Sunja, ne garip ÅŸey deÄŸil mi? Hayatımda ilk kez ayaklarım sanki her adım attığımda toprağın üzerinden derinliklerine kök salıyor. Bedenim bu topraklara birkaç günde nasıl bu kadar ait hissedebilir kendini..? Hislerim ÅŸaşırtıyor beni. DoÄŸduÄŸum toprakları düşünüyorum. Bu hislerim orada neden hiç titretmedi içimi? Neden kendimi bu kadar ait hissettiÄŸim bir yer bulamadım o güzel ülkede.!?? “Nerelisin” dendiÄŸinde nereli olduÄŸumu söylerken neden hep bir şüphe vardı daima içimde. “Yok nüfusum oraya kayıtlı ama aslen…” diye devam eden sayısız sohbetin gereksiz acısını, suçluluÄŸunu ve zorunluluÄŸunu neden duydum hep. “Çanakkale içinde aynalı çarşı” türküsünü aÄŸlayarak dinlerken, Conk bayırını, Anzakları, cephede gördüğü Mustafa Kemal’i anlatan ve sonra yüreÄŸinde hiç görmediÄŸi ata topraklarına duyduÄŸu özlemini, aksaçlı torunlarına aktaran bir dedeye sahip olmak mı yoksa bu hislerimin asıl sebebi.!
Evlat hasretliğinin ne demek olduğunu en iyi bilen sen, söyle bana ; Ak yüzüme kara çalarlar mı geri döndüğümde, sana sahip çıktığım için. Ülkem kıskanır mı benden Sunja, öz evladın seviyor diye seni?
Kıyıda durmuş, dalmışken bu düşüncelere arkamdan seslenen müşfik bir sesle geriye döndüm;
-Wai leaxhkin chur duohal yux verzich, so a hacneer ho tsan beezaman solj’n! Wosha , michar veen vu ho? (-Sürgünden ilk döndüğümde ben de senin gibi hasretle bakmıştım Sunja’ya.! KardeÅŸ, nereden geldin sen?)
Dostça bana seslenen sesin sahibini ilk kez görüyordum. Ama daha önce gazetelerde gördüğüm fotoÄŸraflarından dolayı hemen tanımıştım. Åžair Zelimhan Yandarbiyev’di..! Ona doÄŸru yürüdüm, gülümseyerek kendimi tanıttım. Sanki, yıllardır ayrı kalmış iki can dostu gibi tokalaÅŸtık, kucaklaÅŸtık. Sunja’yı yine kendisiyle baÅŸ baÅŸa bırakıp, beraberce yürüyerek Grozniy’in kalabalığına karıştık.
Sunja, aÄŸla ÅŸimdi sen.
Öldü ozanın.
Hani, sürgün dönüşünde hasretle seyreden
Ve bir mızıka ezgisi gibi dinleyen sesini.
Erol YILDIR







Bir yanıt bırakın!