Çeçen Kültürü

Çeçen Dili ve Folkloru, Halk Dansları, Efsaneler, Öykü ve Masallar ile çeşitli kültürel bilgiler…

Diaspora

Türkiye ve diğer dünya ülkelerinde yerleşmiş Çeçenler ile yerleşim alanlarına ait bilgiler ve fotoğraflar…

Kitaplık

Çeşitli dillerden Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmış, Çeçenler ve Çeçenistan ile ilgili kitaplar…

Şarkı Sözleri

Sevdiğiniz Çeçence şarkıların sözlerine buradan ulaşabilir, dinleyebilir ve indirebilirsiniz.

Şiirler

Çeçen edebiyatından örnekler ile Çeçenler’e adanmış şiirler…

Ana Sayfa » Çeviriler - Makaleler, Tarık Cemal KUTLU

Öykü; Hançer Bey’den Bana Kalan…

Bu yazı 5 Ocak 2009 Pazartesi  tarihinde yazıldı. Şimdiye kadar 907 defa okundu.. Yorum Yok

Çardaklı Lula oğlu Hançer bey yeni yetme bir gençken, ben dokuz yaşlarında bir çocuktum. Bin dokuz yüz ellili yıllarında dedemin, eski sahipleri tarafından çok hor kullanılmış Ford marka bir kamyonu vardı. Motoru dışında kamyonun görünür bilinir bir ârızası yoktu. O motor da dedeme çok masraflar ettirmekteydi. Öyle de bir gürültüsü vardı ki düşman başına! Bu yüzden halk, motorun sesini tanır, lafı “Şahab’ın Deli Fordu bu!” diye tamamlardı.

İlkokul üçüncü sınıfa gideceğim yıl babam Göksun’dan Maraş’a atanmıştı.

Yörükselim Mahallesinde, şimdi adını anımsamadığım bilmem hangi ilkokula devam etmeye başlamıştım. Kent okuluna ısınamamıştım. Derslere karşı ilgisizdim. Hatta sınıfta sinekalınan bir korku yaşamaktaydım. Yumruklarını acımasızca sırtıma indiren hanım öğretmenimden kaynaklanmaktaydı bu belki de. Kasabamı özlemekteydim.

Amcam Ziya, teyzem Günel’le evliydi. Kaç senedir çocukları olmamıştı. İlkokul birinci sınıfı Eloğlu bucağına bağlı Şekeroba köyünde onların yanında okumuştum. Baba annem Firdevs de, kendimi bildim bileli amcamla teyzemin yanında kalırdı. Canım amcamı, teyzemi, baba annemi çekmekteydi. Daha çok da baba annemi… Ama bunu açığa vurmak ne mümkün! Okula başlayalı ikinci ay dolmadan amcam beni Çardak’a götürmek için Maraş’a gelmişti. Nasıl da sevinmiştim. Dayım da amcamla birlikteydi. Altlarındaki araçsa Şahab’ın Deli Fordu’ydu. Bütün gece benim Çardak’a gönderilip gönderilmemem konusu tartışıldı. Bana da danışılarak sonuçta Çardak’a gönderilmeme karar verildi.

Ertesi günü ikindi üstü yola çıktık. Deli Ford’un karoserinde bir hayli yolcu vardı. Yolculardan bazısını tanıyor, bazısını tanımıyordum. Bana her zaman yakınlık gösteren, sıcak davranan Hançer Bey yanımdaydı. Şoför mahallinde kamyonun sürücüsü Çerkes Muhittin, amcam Ziya ve dayım Selahattin oturmaktaydı. Şimdi anımsamıyorum, Hançer Bey’le neler konuşuyorduk kim bilir?! Ama ben küçük çocuk, bu yeni yetme delikanlıyı çok seviyordum. Kuşkusuz gösterdiği yakınlıktan olsa gerekti. Bir zaman sonra Deli Ford zınkkadan durdu. Her zamanki dik başlılığı tuttu. “Şahab’ın Deli Fordu bu sefer iyi gidiyor” diyen yolcuların nazarına mı gelmişti ne? Çerkes Muhittin’in motor kapağını açıp tamire başlaması, araç patronu olarak dayımın çalımla etrafında dolaşması, amcamın kayınçosuna akrabalık göstermesi bir hayli zaman aldı. Yolcular ufaktan ufaktan sızlanmaya başlamıştı. Uzaktan, bize doğru yaklaşan bir kamyon görününce birkaç yolcu patır kütür aşağıya atladı. Çocuk yüreğimde duyumsadığım, terk edilen Deli Ford değil, dedemdi. Yolculardan bir başka öbek, bir süre sonra yaklaşan ikinci kamyona doluştu. Geri kalanlar, ikinci kamyon uzaklaşmadan, geç verdikleri karara uyarak hızla aşağıya döküldüler. Kamyonun ardından koşturmaya başladılar. Şahab’ın Deli Fordu’ndan inip gidenler, sanki benim yüreğimden de birer ikişer parça kopartıp uzaklaşmaktaydı.

Dayımla amcam kalan yolculara, ârızanın anlaşılamadığını, gitmek isteyenlerin beklememelerini duyurdu. Hatta amcam arka tekerlere çıkarak karoserdekilere baktı. “Kamyon iyice uzaklaşmadan inip yetişin, bizim işimiz uzun!” dediğinde son yolcular da Deli Ford’u terketti. Hançer Bey de gittiğinde, ben koca kamyonun kasasında yapayalnız kalacaktım. Ama ben küçük çocuğun yanındaki o yeni yetme genç, Hançer Bey, yerinden kımıldamıyordu. Benim içimi sanki yüzümden okuyordu. Bir bu anlayışla ışıl ışıl, son derece mutlu ve kararlı biçimde bana bakıyor, bir de gözlerini kısıp, şakak kemikleri inip kalkmak suretiyle uzaklaşan yolcuları izliyordu. O da kopup gidecekti, o da kopup gidecekti… Ta önümüzdeki ikinci kamyon hareket edeceği sırada amcam Hançer Bey’e:

- Oğlum Hayrullah, sen ne bekliyorsun!? dedi. Araba uzaklaşmadan çabuk sen de git! Biz geç kalacağız! (Ben, Hançer Bey’in gerçek adını da o zaman öğrenmiş oldum.)

Şahab’ın Deli Fordu Üngüt Köprüsü ile köyünü bir hayli geride bıraktıktan sonra durmuştu. Durduğunda güneşin batmasına az kalmıştı. Dağların, iri gövdeli ağaçların arasında kıvrıla kıvrıla uzanagiden ham, tozlu yol… Tirşe renkler egemen… Açık, parlak mavilikten koyu lâciverde dönen gök… Alabildiğine sessizlik, ıssızlık. Benim duyumsadığım yalnızlık, terk edilmişlik. Sol yandaki yazı ufuklara uzanırken, ben küçük çocuk da, sonsuz bir boşluğa düşmüş gibiydim.

Amcam Hançer Bey’e ikinci kere gitmesini söylediğinde kendime gelmiştim. Hançer Bey diye tanıdığım yeni yetme gencin Hayrullah adını taşımış olmasını da o yaşta yadırgamıştım.

Hançer Bey’in gözlerine, yüreğimdeki son parça da kopacakmış gibi bakıyordum. O yeni yetme genç, kımıldanıp yerine daha bir yerleştikten, sol dirseğine yaslandıktan sonra, ellerinin parmaklarını birbirine geçirdi, göbeğinin üzerine bağladı. Gözleriyle yarım saniye kadar bana baktıktan sonra başını çalımla, “hayır” anlamında yukarı kaldırırken, ağzından, çok esaslı bir “Cık!” çıktı. Amcam üçüncü kere:

- Hadi oğlum! dedi.

Hançer Bey’in gözleri yine üzerimde durdu. Ağzından, öncekinden daha çalımlı bir “Cık!” çıktı. Işıl ışıl yanan kısık gözleri bir bana, bir amcama dönerken:

- Yok dayı! dedi . Şahab’ın Deli Fordu bin yıl burada kalır, Hançer Bey de bin yıl burada kalır!!

O an, akşamın alaca lâciverdi kuşluk güneşine, kararmaya başlayan gök mavisi dolunaya, ıssızlık ve sessizlik yeni yaşamın başlangıcına dönüşmüştü sanki. Uzanagiden uçsuz bucaksız yazı anlık uzaklık oldu. Dilim dilim kopartılan yüreğimin parçaları yeniden birleşmişti.

Amcam:
- Oğlum deli olma! diye azarladı onu. Hançer Bey gayet sakin:
- Yok dayı, diye başını geriye doğru attı, hemen ardından ışıl ışıl yanan gözlerle bana dönerek şakıyordu: ” Şahab’ın Deli Fordu bin yıl burada kalır, Hançer Bey de bin yıl burada kalır!!”

Sonrasını anımsamıyorum. Ortaöğrenimimi tamamlamak için yeniden Maraş’a gittiğimde Hançer Beyle bağlantımız koptu. Onu bir daha hiç, ama hiç görmedim. Ortaokul ikinci sınıfı tamamladığım yaz tatilinde , askerdeki Hançer Bey’in üç ay tebdili hava izniyle Çardak’ta bulunduğunu ve hasta yattığını duydum. Bu hastalıktan kurtulamamış, çok geçmeden de ölmüş. On dokuz yaşına ulaştığımda, sonradan ilçe olup Türkoğlu adı verilen Eloğlu’na amcamla teyzemin ziyaretine gitmiştim. Amcam Eloğlu’nda Bucak Tahrirat Kâtibiydi. Yıllar sonra amcamla teyzem bir çocuk sahibi olmuştu. Oğlan, altı aylık! Nur topu gibi, tombiş bir bebek! Ben evde bu çocukla oynuyor, zaman zaman da dolaşmaya çıkıyordum. Çıkıyordum ama can sıkıntısı da can yoldaşımmış gibi kuyruğumu bırakmamaktaydı. Tanış yok, uğraş yok! Sanırım amcam da bunun farkına varmıştı. Bir akşam eve döndüğünde:

- Göçmen düğününe gider misin? dedi.

Öneriyi kabul ettim. Ertesi günü büyük kuşluk vaktinde amcam bir adamla eve geldi. İkimizi de tanıştırdıktan sonra:

- Yeğenim sana emanet Mehmet! dedi. Sonra bana dönüp ekledi, bak, amcanın sözünden çıkmayacaksın ha!

Mehmet amca, amcamdan çok çok yaşlı olmasına rağmen:

- Başım gözüm üstüne Ziya ağbi! diye ellerine sarıldı.

Üçümüz birden Hükûmet Binasına gittik. Mehmet Ağa son hazırlıklarını tamamlamak için yanımızdan ayrıldı. Bir zaman sonra, dört tekerli, bir at koşumlu arabayla geri döndü.

- Bin ve sıkı dur! diyerek atı kamçıladı.

Eloğlu’nun güneyindeki yazıya döndü.

- Gelin alıcıları irelde toplanıyo, biz de oraya gidiyok yeğenim! dedi.

Varacağımız yere ulaştık. Bir kalabalık, bir kalabalık… Çocuğundan yaşlısına, kızından ninesine kadar… Mehmet Ağamın arabasına benzer daha pek çok araba… Birisi süslenip çadırlanmış. Bazı göçmen yiğitleri de atlanmış. Genç kızlar, kadınlar, takım taallukatına göre arabalara pay olmuş. Şirin bir mahşer, tatlı bir uğultu…
Mehmet Ağamın payına da kendisi gibi çulsuz on bir göçmen yiğidi düştü. Bir doluştular ki!… Fazlalar, hemen boş arabalara koşuştu. Düğün kafilesi şen şakrak, gözün alabildiğine uzanan yazıya daldı… Mehmet Ağamın arabasındaki biz gençler ayaktayız. Kollarımızla sırtlarımızı tutarak dengemizi sağlıyoruz. Gençler şakıdıkça Mehmet Ağam coşuyor, coştukça atı kamçılıyor, kamçıladıkça naralar atıyor, attıkça at hamle üstüne hamle yapıyor. Atın her hamlesinde bizler de bir ileri bir geri, bir sağa bir sola yalpalanıyoruz. Neşeli çığlıklar, haykırışlar, naralar gani. Issız yazı geline gidenlerle canlanmış. Kimi çulsuz gençler atlı gençleri gördükçe kıskanıyor. Yavuklu olanların dedikoduları yapılıyor. Kızlara çalımlar satılıyor.

Kimisi:

- Mehmet amca, şoo arabaya doğru yanaş da biraz dilber seyredek! diyor.

Mehmet Ağam bir coşkuyla atı o yana sürüyor. Bir başkası:

- Falanca arabanın yanından ayrılma! diyor.

Allar, morlar, maviler içinde başörtülü, kapalı, kendince giyinip süslenmiş garibim göçmen kızları arasında sözü edilen dilberlere özellikle bakıyorum.

“Güzel ne güzel olmuşsun/ Görülmeyi görülmeyi!”
diyecek birisini arıyorum. I-ıh! Yok! Gözümü gönlümü okşayan bir tane bulamıyorum. Ama köy yiğidi. Gözünün gördüğü, gönlünün sevdiği. Onun için âlemde varsa yoksa o!

Mehmet Ağam bir coşmuş, bir coşmuş ki!.. Naraları benim diyeninkini geçiyor. Gençliğinden dem vurdukça daha bir gençleşip dinçleşiyor. Delikanlıyken Gizik Duran’ın yanında kızanlık yaptığından, dağa kız kaldırıp oynattıklarından, ama artık tövbe istiğfar ettiğinden, yine de böyle gençler arasında kanının depreştiğinden söz ediyor. Gençler alkış tuttukça Mehmet Ağamın yaşlılığı bitiyor, gençliği tepiniyor. Yaşlı adamın gençler arasında onlar gibi tepinmesi, yorgunluktan eser görülmemesi şaşırtıcıydı. Belki de gençler onu bu yüzden çok seviyorlardı. Söz temsili “Tam kafa dengi!” denir ya hani… İşte aynen öyleydi benim Mehmet Ağam da!..

Mehmet Ağamın geniş siperli kasketi sağ yandan yukarı kaldırılmış. Ayaklarında eskimiş Maraş yemenileri, tozlanmış, solmuş baldırlarına kadar ulaşan bir ceket. Onun altından yakasız, çizgili keten gömlek giymiş. Uçkurla bağlanmış olan üstündeki Maraş şalvarının kara rengi boza dönmüş, diz yapmış, ayak bileklerine bile ulaşmamakta, paça ağızları da dar. Pala bıyıkları çene kemiklerine kadar indikten sonra yukarıya kıvrılmakta. Kırlaşmış saçları iki numara traşlı. Bir o kadar hareketli, bir o kadar coşkulu benim Mehmet Ağam…

Kız köyünde Mehmet Ağam, sanki benim gölgem. Ziyadesiyle karşılaşılan izzet ve ikramlarda kulağıma hep fısıldıyor.:

- Az ye, az iç! Hatta yalnızca tadımlık al! Art arda daha çok yiyecek gelecek, almazsan da ayıp olur!

Uyarılarının yararını gördüm. Çünkü yediklerim beni iki gün tok tutabilirdi… Nihayet dönüş yolundayız. Düğün alayı sabahkinden daha coşkun. Hani bu kez aramızda gelin var ya!.. İkindi sonrasında o coşkuyla yazıya daldık. Sabahki şenliğimiz dönüş yolunda da yinelenmekte. Güneş usul usul batıya doğru iniyor. Ufuk bakır renginde. Gök aydınlık, parlak mavilikte. Yer yeşil yazı. Görkemli bir tirşe renk. Ardından koyu, parlak bir mavilik, karayı yakalamaya doğru gidiyor. Demeye kalmadı, arabamızın sağ ön tarafı “Gaarç” sesiyle birlikte eğildi. Birkaç genç paldır küldür yere yuvarlandı. Arabamız anında durdu. Aşağı atlayanlar, yere yuvarlananlar arabayı yokladılar. İçlerinden birisi:

- Dingil kırılmış! dedi.

Der demez de araba boşalıverdi. Hepsi birden, uzaklaşan, yandan geçen diğer arabalara doğru seğirtti.

Mehmet Ağamın arabası durduğu yerde, gerilerde kaldı. Ben yerimden kımıldamadım. İlkin kendimi uzaklaşan bir arabaya atmak için davranmadım değil. Hiçbir tanışıklığım olmayanların arasında benim ne işim vardı? Uzaklaşan arabalara ikircikli bakadururken, kulaklarıma Şahab’ın Deli Fordu’nun motor gürültüsü geldi. Belleğimin bir köşesine küllenmiş duran Hançer Bey’in o görkemli fısıltısı boyutları aşarak gümbürdeyiverdi: “Şahab’ın Deli Fordu bin yıl burada kalır, Hançer Bey de bin yıl burada kalır!!” Geçmişe uzanan o an benim için nasıl da umut vericiydi, mutluluk vericiydi.

Hırsından ana avrat düz giden Mehmet Ağam benim farkımda değil. Dingile bakıyor, tekere bakıyor. Tamir etmeye çalışıyor. Boşuna. Çaresizlikten kaynaklanan öfke, tekme yoluyla tekere yansıyor. En arkadaki araba da karınca kadar ufaldı. Güneş hepten batmış. Gök kara lâciverde kayıyor. Tirşeden boz bulanığa dönüşen ve ufuklarca uzanan yazı. Terkedilmişlik, yalnızlık, umutsuzluk! Dolu dolu ıssızlık, kulakları uğuldatan sessizlik. Mehmet Ağamın öfkeli homurtularının ardından ettiği küfürler gök boşluklarını top gülleleri gibi döğüyor. Döğüyor döğmesine de, o ıssızlık, o yalnızlık bir türlü bitmiyor. Yanımda Hançer Bey oturmasa ne durumda olurdum bilemiyorum. O fısıldıyor, hep fısıldıyor:

“Şahab’ın Deli Fordu bin yıl burada kalır, Hançer Bey de bin yıl burada kalır!!”

Fısıltı dilime yansıyor, ağzımdan, biraz biçim değiştirerek dökülüyor: “Mehmet Ağamın arabası bin yıl burada kalır, Ziya’nın yeğeni de bin yıl burada kalır!” Gerçekten kalır mıyım bin yıl? Mademki Hançer Bey, o yeni yetme genç kalır, ben de kalırım bin yıl! O, tereddüt bile etmeden gök renkli gözlerini gözlerime dikerek kavi ve kendinden emin biçimde “Şahab’ın Deli Fordu bin yıl burada kalır, Hançer Bey de bin yıl burada kalır!!” demişti. Ucu bucağı olmayan evrende zaman kaygısının ne önemi vardı? Hançer Bey, dolu dizgin giden kısrak misâli, zamanı kısaltabildiği kadar kısaltmıştı. Kendine güvenen biri gibi gülümsüyorum. Hançer Bey’in o ışıltılı bakışları benim aracılığımla hep Mehmet Ağama dönük. Kaygı yok! Mutluyum, çok da rahatım. Mehmet Ağamın öfkesi, küfürleri hiç mi hiç önemli değil. Neden sonra Mehmet Ağam beni fark etti. Hayretten faltaşı gibi açılan gözleri üzerimde bir süre donakaldı. Nice zaman sonra, öfkeden arda kalan çok sert bir sesle:

- Sen ne duruyon burda?!? dedi. Yürü çabuk, koşarsan yetişirsin onlara!!!

Hançer Bey gibi ben de esaslı bir “Cık!” dedim. Mehmet Ağam şaşkınlık içinde gözlerini birkaç saniye kırpıştırdıktan sonra:

- Yürü yavrum, yürü!! Deli olma!! diye dikleşti.

Ben de aynı kesin sesle “Cık!” dedim. Sonra, tıpkı Hançer Bey gibi, acaip ve esaslı bir çalımla, “Mehmet Ağamın arabası bin yıl burada kalır, Ziya’nın yeğeni de bin yıl burada kalır!” diye ekledim. Mehmet Ağamın yüzünü tanımlamak artık mümkün değil. Dimağında ampülu yanan noktalar bağlantı kurdukça patlıyor olsa gerekti. Hatta bu noktalar dengesizlik anaforunda doğal düzenini arıyor olmalıydı. Ampüller dileğine
göre yanmaya başlayınca:

- Ne dedin? dedi acaip bir sesle.

Ben son derece kararlı ve kendimden emin biçimde:

- “Mehmet Ağamın arabası bin yıl burada kalır, Ziya’nın yeğeni de bin yıl burada kalır!” dedim.

Sabahki şen-şakrak, deminki öfke dolu adamın gözleri doldu. Usuldan usuldan burnunu çekmeye başladı. Burnunu çektikçe gözleri daha da doldu. Sonra yana dönüp ceketinin yeniyle gözlerini sildi. Araba kasasının sol ön köşesine öyle bir sıçrayıp oturdu ki, gören görmeyen yüksek engele hazırlandığını sanırdı. Oturmasıyla birlikte adeta gürledi, emretti:

- Gel şöyle yanıma!

Sola ağırlık vererek sağı dengeledikten sonra:

- Bu sözün yok mu bu sözün… Arabanın da, atının da bilmem nesini ne yapayım! diyerek vurdu kamçıyı, vurdu kamçıyı…

Lagar at ateş atına, yük arabamız Romalıların yarış arabasına döndü. Uçsuz bucaksız yazı bir taş atımlık oldu. Ya Mehmet Ağam? Mehmet Ağam öyle bir aşka gelmişti ki, artık önünde tek amaç, tek hedef vardı: Eloğlu kal’asını bir an önce fethetmek! “Hoaa, hieaa, oaa! diye attığı naraları gecenin karanlığında, yıkılmaz hisarları top gülleleri gibi dövüyor. Biz, yatsı ezanı okunurken Eloğlu’na girdik. Gelin kafilesinden bir hayli zaman sonra. Eve döndüğüm zaman baba annemle teyzem rahat birer nefes aldı. Herkesin dönüp de bizim aralarında bulunmayışımız yüzünden korkuya kapılmışlar. Amcam evle çarşı arasında kırk kez mekik dokumuş. Nihayet gelip evde bulduğu zaman beni öyle bir azarladı ki, düşman başına! Bu azarlayışta geçit törenine eşşek, it, köpek katılmış, enikleri de ben olmuştum. Sonra, “Hayvan herif!” olarak, cümlesinin vekilliğine getirilmiştim:

Ertesi günü teyzem hep beni gözlüyor, dudaklarında çok tatlı bir gülümseme. Bakışlarında gurur var, gururdan da öte takdir sezinlenmekte. Baba annem de öyle. Ama o sanki oralımsı değil. Kahvaltıda teyzem:

- Dün ne oldu, akşam niye geç kaldınız anlat hele?! dedi.

Olanları kısaca anlatıp geçiştirdim. Yeğeniyle gurur duyan bir teyzenin sevgi dolu bakışları üzerimden ayrılmazken:

- Hayır, sen Mehmet’e ne dedin, onu anlat!

Olanları anlattım.
Amcam beni bir iyice haşladıktan sonra kahveye gitmiş. Mehmet Ağam amcamın yanına oturmuş. “Dinim hakkı için Ziya ağbi, yeğenin senden de yiğidimiş” diye söze başlamış. “Mehmet Ağamın arabası bin yıl burada kalır, Ziya’nın yeğeni de bin yıl burada kalır! dedi bana. Vallah ve billah bu sözden sonra gözümde ne araba kaldı, ne at kaldı. Gecikmemiz benim yüzümden, çocuğa bir şey deme!” demiş. Amcam oralı olmazmış gibi, “Öyle olacak tabiî. Seni yarı yolda bıraksaydı benim yeğenim olur muydu, eşşoğlu eşşek!!” diye kapatmış konuyu Türkçenin şeddeli sövgüsünden olan ve çok kullanılan “eşşoğlu eşşek” armağanını geri çevirmek benim haddime mi düşmüştü?

Tarık Cemal KUTLU



Bir yanıt bırakın!

Aşağıya bir yorum ekleyin veya kendi sitenizden trackback yapın. İsterseniz RSS ile de yorumları takip edebilirsiniz.

Yorum yazmadan önce lütfen kuralları okuyunuz...

500 karakter kaldı.

Yorum yaparken kullanabileceğiniz etiketler:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bu sitede Gravatar kullanabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi ve üyelik için Gravatar sitesini ziyaret ediniz.


Sitene Sahip Çık!