Çeçen Kültürü

Çeçen Dili ve Folkloru, Halk Dansları, Efsaneler, Öykü ve Masallar ile çeşitli kültürel bilgiler…

Diaspora

Türkiye ve diğer dünya ülkelerinde yerleşmiş Çeçenler ile yerleşim alanlarına ait bilgiler ve fotoğraflar…

Kitaplık

Çeşitli dillerden Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmış, Çeçenler ve Çeçenistan ile ilgili kitaplar…

Şarkı Sözleri

Sevdiğiniz Çeçence şarkıların sözlerine buradan ulaşabilir, dinleyebilir ve indirebilirsiniz.

Şiirler

Çeçen edebiyatından örnekler ile Çeçenler’e adanmış şiirler…

Ana Sayfa » Çeviriler - Makaleler, Tarık Cemal KUTLU

Öykü; Ne Gün Geçirdim Ama!…

Bu yazı 5 Ocak 2009 Pazartesi  tarihinde yazıldı. Şimdiye kadar 303 defa okundu.. Yorum Yok

Telefonla beni hep ya gece yarısı, ya da çok derin uykudayken ararlar ne hikmetse… Önceleri öfkeleniyordum. Sonra dost olanlar da, tanış olmayanlar da beni buna alıştırdılar. Birkaç yıl telefonum çalındığında, “”Orası Mezarlıklar Müdürlüğü mü?” sorusuyla karşılaştım. Önceleri “Değil!” diye savuşturdum. Zaman içinde tekrarlanınca tedirgin oldum. İçerlediğim bir dönemde “Nedir bu Mezarlıklar Müdürlüğü hikâyesi canım?!”demeye başladım. Sonra Mezarlıklar Müdürlüğü sanıp benim telefon numaramı tuşlayan en sonuncuya, “Şu Mezarlıklar Müdürlüğünün telefon numarasını söylesene bana!” dedim. Söyledi. O zaman işin doğrusunu anladım. Diyelim ki benim ev telefonumun sonu 12. Mezarlıklar Müdürlüğüyle işi olan yurttaşım da, farkında olmadan 21 yerine benim numaramı tuşlamaktaymış.

Tatlı düşler gördüğüm bazı gecelerde çoğu zaman uykularım kaçmadı değil doğrusu. Nasıl kaçmasın? Kimi zamparalar randevu eviymişcesine, ya da içeriye oynaş alanmışım gibi, benim telefon numaramı arıyor!! Neyse bunları iyi kötü savuşturmak mümkün oluyor… Ama telefon sapıklarının çâresi yok! Bu sapıklar yüzünden eşim, oğlum, kızım buhranlar geçirmekte! Bense, hiç de alışkın olmadığım küfürlerin profesörü oldum. Ne
profesörü, ordinaryüsü!

İşte, gecenin bir yarısında, yine telefonumun zili çaldı. Telefonu eşim açtı. Konuşmadan anlaşılan, arayan bir dost. Sonra “Avukat Ethem!” dedi. Telefonu ben aldım:

- Ethemciğim buyur!
- Abi iyi akşamlar!
- İyi geceler Ethemciğim, iyi geceler!
- Abi kusura bakma, dalgınlık, yorgunlık!
- Kusura bakmıyorum Etemciğim. Alıştım. Sabah yanımdan ayrılırken bile herkes “İyi akşamlar!” diyor. Boş ver! Nasıl olsa dile kara sakız gibi yapıştı! Günün tüm zamanları akşam olmuş ne fark eder?
- İşi düştükçe arıyorsun demeyesin?
- Demem! İnsan insanı işi düştükçe arar.
- Abi yarın Metris Tutukevi’ne gideceğiz!

O saat soğuk duşa girdim. Vücudumda ne kadar tüy varsa anında ictima etti.. Vûkuatı âdiyeden başıma gelen bu üçüncü olay olacaktı. Şimdi üçüncü kez çevirmenlik yapacaktım. Şakak kemiklerimin çatırdamaya başladığını duyumsayan Ethem duraksamışken sözlerine devam etti:

- Ağabey çok sıkışık durumdayım, zaman darlığından adam bulamadım. Yine senin çevirmenliğine gereksinmem var!
- Çeçenler mi gene? Ne halt karıştırmışlar?
- Abi dört kişi bunlar! Üçü Çeçen, biri Gürcü! Gürcü biraz Türkçe biliyor. Bir Rus’u altı ay rehin tutup fidye istemekten yakalanmışlar. Dört kişiden iki Çeçen, o sıra sanıklarda konuk! Onlar suçsuz… Neyse yarın uzun uzadıya anlatırım!
- Beni evimden alacaksın, geri getireceksin!
Masraflarıma, yememe içmeme delikli kuruş konuşmaz! On dakikalık dediğin tercümanlığıma elli milyon lira isterim!
- Tamam, yarın dokuz buçukta hazır ol!

Ertesi günü erkenden kalktım. Traş oldum. Ne olur ne olmaz diye cebime, bir bütün on milyonluk da koydum. Hey gözünü sevdiğimi!… Ohh, mis! Sırtım yere gelmez! Birin dördünden emekli olmuş bir edebiyat öğretmeni olarak -geliri kıt olanlar iyi bilir- benim için ne kadar büyük para o! Meteliğe kurşun atanın cebine bütün bir on milyonluk koy da bak bakalım, kırk takla atmaz mı!? “Üzümünü ye de bağını sorma!”dan tiksinirim. Nerden geldi, kim gönderdi, niye gönderdi? Bilmediklerimiz dışında önüne gelen, solucan yutan culuk (hindi) gibi, kursağına gönderiyor. Ağzımın suyu aksa da hayır! Çalımla kurulmuş, çok büyük iş yapacakmışım gibi Ethemciğimi beklemekteyim… Telefonumun zili çaldı. Ethemciğimdir muhakkak! Açtım. Bir hanım kız, “Akay Bey mi?” “Evet!”, “Sizinle Avukat Mehmet Bey görüşecek!”, “Günaydın!” “Ah afedersiniz, günaydın!” Mehmet Bey de kim ki? Allah Allah! “Görüşelim bakalım!”… Az sonra gençten bir erkek sesi… Telaffuzları doğuluya benziyor. “Akay Bey, sizi almaya ben geleceğim. Ben Ethem Bey’in yanında çalışıyorum. O bir dava için acilen Ankara’ya gitti.

Adresinizi alabilir miyim?” Anlaşıldı…
Adresi verdim. On bire çeyrek kala kapımın zili çalındı. Pencereden dışarı baktım. Birileri gelmiş. Aşağı indim. Takside bulunanların hiçbirisini tanımıyorum. Arkada oturan iki genç dışarı çıktı. Önde sağda, benim yaşlarımda kır saçlı, kır sakallı birisi yerinden kımıldamadı. Gözlerini kırpıştırarak “Bu mu ki?!” “Bu kim ki?!” dercesine bana bakıyor. Ben de aynen, aynen onun gibi… “Bunlar da kim ki?!!” diyorum içimden. Sürücü içeriden sesleniyor:

- Akay Bey mi?
- Evet! Avukat Mehmet Bey misin?
- Kusura bakmayın Akay Bey geç kaldık, biraz acele etseniz?
- Doğru! Ama ben mi geciktirdim sizi? Lafa bak!
Kapının sağından dışarı çıkan genç işaretle beni ortaya almak istedi. Sert bir el hareketiyle:
- Geç otur! dedim.
Neyse, sağ kapı kenarına yerleştim. İki dakika kadar süren bir sessizlikten sonra avukata:
- Bu beyler de kim? diye sordum.

Kır saçlı olanı sanıklardan birisinin babasıymış. Yanımda ortada oturan ikinci oğlu. Kapı solunda oturan iri kıyım genç ise beş yıldan beri Türkiye’de yaşayan Arbi adlı biri. Onu neden sonra Avukat Ethem’in bürosunda gördüğümü anımsadım. Eyvah! Çeçen geleneğine ve görgüsüne göre davransam hepsiyle anında haşır neşir olacağım. Davranmasam arada dehşetli bir soğukluk! Ben ikincisini seçtim. Vukuatı âdiyeden ötürü benim işim yalnızca çevirmenlik yapmak. Konumum, yaşam biçimim, yurttaşlığımla hiç mi hiç bağlantısı yok!

Tabiî kibarlığı da korumak gerek. Sanığın babasına “Geçmiş olsun!” dedim. Resmî olan biçimde konuşmamı sürdürdüm. Adı Sultanmış. Bu berbat olaydan dolayı Çeçenya’dan iki gün önce Türkiye’ye gelmiş. Sanık durumundaki oğlu ile arkadaşının bu işte günahı yokmuş. Suçluların yakalandıkları gün o ikisi yanlarında konuk olarak ulunmaktaymış. Suçlu durumdaki sanıklar da bunu doğrulamaktaymış. Bunu avukat da onayladı.

Doğrusu beni zerrece ilgilendirmiyor. Kim suçluysa cezasını çekmeli! Duygularımı dışarı vurmuyorum ama.
“”Hımm, demek öyle!” “Yaa!” “Vah vah!” Yazık olmuş!” “Keşke olmasaydı!” gibisinden kısa yanıtlar veriyorum.
Metris Cezaevi’ne ulaştık. Araçtan indik. Güneş tepemizde. Kavurucu bir sıcak var. Avukat önde, biz dördümüz arkada ilk kontrol noktasına girdik. Dört beş jandarma, üç dört infaz koruma memuru… Avukat benim tercümanlık yapacağımı, diğerlerinin sanık yakınları olduğunu söylüyor. Kapı girişindeki jandarma, “Sanık yakınları giremez, dışarı!” diyor. Ben de çevirip aktarıyorum. Onlar dışarı çıkıyor. Kapı girişindeki jandarma bana, “Kimliğin!” diyor. Nüfus cüzdanımın, TC. Emekli Sandığı Emekli Tanıtım Kartımın ve İETT. Emekli İndirimli Toplu Taşıma Kartımın bulunduğu cüzdanı uzatıyorum. Jandarma evlâdım Nüfus Cüzdanıyla , TC. Emekli Sandığı Emekli Tanıtım Kartını iki üç saniyede öne arkaya çevirip bırakıyor. Israrla ve evire çevire İETT. Emekli İndirimli Toplu Taşıma Kartını inceliyor.

Ben:
- Evlâdım ona değil, asıl kimlik kartlarına bakmalısın! diyorum.
Jandarma kaşlarını alabildiğine çatıp “Sen kim oluyorsun?! Senin haddin mi benim işime karışmak” dercesine gözlerini üzerime saplıyor. Tepeden tırnağa yedi saniye kadar inceledikten sonra:
- Biz neye bakacağımızı iyi biliriz! dedi homurdanarak.
- Peki, haklısın evlâdım, dedim ve sustum.
- Biriniz şunu yoklayın! diye seslendi sonra.
Bir başka jandarma geldi.
- Ellerini kaldır, bacaklarını aç! dedi.

Emri iki bir etmedim. Yakamdan başlayıp ayak bileklerime kadar bastıra bastıra inceledikten sonra, bacaklarımın içinden yukarıya doğru yanaştı. Çömeldiği yerden, apış arasındaki torba bölümüne gelince, kuşkulu bir şey varmış gibi kaşlarını çatarak yukarıya, bana baktı. Hassas bölgeye geldiğinde “Elleme!” diyeceğim ama, mümkün mü?… Asker, sert bakışlarını birkaç saniye gözlerime dikti. Bu süre içinde pençesi onu, torbayla maslahat hakkında yeterince bilgi sahibi eylemişti. O, “Ayakkabılarını da çıkar!” derken, ben kimlik kontrolü yapmış olan jandarmaya döndüm ve:

- Asker, evlâdım, sen haklıymışsın, gerçekten nereye bakacağını iyi biliyormuşsun! diye kıkırdadım.
Diğer kontrol noktalarından da geçtikten, ziyaretçilerle sanıkların adları yazıldıktan sonra sürgülü kapılar açıldı girdik, kapatıldı yönlendirildik; sonunda ziyaret kabul salonuna eriştik. Avukat ziyaretçi salonundaki görevliye noteri sordu. Çıktığı, öğle yemeğinden sonra geri geleceği yanıtını alınca:

- Eyvah! dedi.
- Ne oldu? diye sordum
- Öğle sonuna kaldık.

Biz konuşadururken sanıklar geldi. Bir süre karşılıklı bakıştık. Avukat “Oturun!” işareti yaptı. Oturdular. Sanıklar susuyordu. Dördü de vahşi, öfkeli, kuşkulu gözlerle bize bakmaktaydı. İçlerinden biri sonunda, sirke satan suratına denk bir sesle:

- Şu müluş du? (Siz kimsiniz?!) dedi.
Kendimi çevirmen, yanımdakini de avukatları olarak tanıttım. Hepsi “Bunlar kim acaba? Ne amaçla gelmiş olabilirler?” kuşkusu içindeydi. Bir yandan da alev saçan gözlerle ölçülüp biçilmekteydik. Önemsenmediğimizi, adam yerine konmadığımızı sezinledim. Ben de alaylı biçimde “Hı-hıh!” diye gülümsedim. Bize kim olduğumuzu soran, aynı ses tonuyla:

- Ethem hunda tsa vea!? (Ethem neden gelmedi!?!) dedi.

Avukat Mehmet Bey’in ifadesi doğrultusunda Ethem’in duruşma için Ankara’ya gittiğini, karşılarındaki avukatın da aynı büroda çalıştığını, avukatlarının Ethem olduğunu, onu vekil tayin ettiklerine dair noter onaylı vekâletnâme imzalamaları gerektiğini, noterin öğleden sonra geleceğini söyledim. Mehmet Bey de, ben de sanıkların güvenini sağlayamamıştık. Öğle tatiline girildiği duyurulunca hemşehrilerime dışarıda Sultan ile oğlunun bulunduğunu, içeri bırakılmadıklarını, yemekten sonra tekrar geleceğimizi ekledim. Bu haber üzerine benimle konuşan sanığın gözleri açıldı, heyecanlandı, öfkeler, keskin bakışlar sona erdi. Bana dönerek Çeçence

-Bizim paramız yok, bize para verin! İçerde çok borçlandık. Dışardakilerden alırsınız, dedi.
Ben de, avukat da cebimizde yeterli paranın bulunmadığını bildirdik.
- Olanı verin, onlardan alın, daha da getirin!

“Oh oh oh!!! Emrin olur beyim! Emrin olur benim ağam! İstediğin para olsun! Sen yeter ki iste!” demedim tabiî. Kendi kendime mırıldandım. Sanki ben Merkez Bankasıyım, he he, ya da darphane! Mehmet Beyle dışarı çıktık. Sultangile durumu anlattık. Sultan, oğlu ve Arbi bir kenara çekilip durum değerlendirmesi yaptı. Sultan sonra yanıma geldi. “Biz, senin kendin için tespit ettiğin parayı getirdik. Onun dışında on beş milyonumuz var.” dedi. On beş milyonu alıp avukata verdim. Ardından Sultana döndüm, “Benim istediğim ücrete sizin gücünüz yetmez!” dedim. İstemedim de, almadım da. “Meçhul kimseler ağlatılarak edinilmiş para olabilir!” diye düşündüm. Onları savdıktan ve yemek yedikten sonra yeniden Metris Cezaevi’ne döndük. Sanıklarla karşı karşıyayız. On beş milyonu teslim ettik. Sultan’ın sanık oğlu miktarı görünce:

- Bu ne!? Hepsi bu kadar mı? Para mı bu!? diye burnundan solumaya başladı.

O sırada noter geldi. Mehmet Bey noter memuruna, bana ait olan Tercüman Yemin Zaptı’nı göstererek, sanıkların vekâletnâmelerini hazırlaması ricasında bulundu. Tercüman Yemin Zaptı vaktiyle bana Gaziosmanpaşa *Nolu noter tarafından verilmişti. Noter memuru onu görür görmez reddetti. “Bunu benim noterimin onaması gerekir!” dedi. Demesiyle birlikte avukatla arasında tartışma başladı. Gaziosmanpaşa’daki kendi noterine gitmemiz gerektiğinde ısrar ediyordu. Gitmek gelmek bir şey değil de, kontrol noktalarında sık sık durdurulup bilmem nereme kadar ellenmek mecburiyetinde kalmak benim için çok zordu. Konuşmanın kızışmadığı bir sırada, “Gerekirse biz Çeçence bilir tercüman buluruz!” dedi. “Çırayla arasan bulamazsın!” diye yanıtladım. Adam Nuh diyor peygamber demiyor. Tartışma uzadı, öfkeye dönüştü. Aramızdaki tartışmanın nedenini anlayamayan sanık hemşehrilerim bile aptallaşmışlardı. araya avukat girdi. “Hatırım için Akay Bey, hatırım için!…” derken onun gayet sıkıntıda olduğunu anladım. O sıra, “Hatır için” denilen o olmaz olasıca sihirli değneğe karşı koyacak bir kalkanım yoktu, sustum. Avukat, “Yan canibime koy!” denileni teslim edince noter kadife gibi gibi yumuşadı, ipek gibi kaymaya başladı: “Hocam istirham ederim, öfkelenmeyin! İşte belgeler. Bildiğiniz gibi yazın! Sanıklara imzalatın. Bu işler bitince benim noterime gidin. Bir daha geri de gelmezsiniz. Verin avukata, gerisini o halleder.”

Gerçekten… Noter evrakları bile bana yazdırttı: “Adı soyadı, Baba-ana adı, Doğum yeri ve yılı. Çeçenceden Türkçeye çevrilmiştir”.. Ne açıkgözlük!.. Hem de gönlümü okşaya okşaya, sırtımı sıvazlaya sıvazlaya…
Avukat Mehmet Bey cebinden paraları çıkarıp sayarken bana fısıltıyla:

- Eyvah Akay Bey! dedi, paramız notere yetişmiyor.
Gencecik avukatın yüzünü ter damlacıkları kaplamıştı. Hemşehrilerim ondaki paraları gördüler ya… Avukatı sıkıştırmaya başladılar:
- O parayı bize ver! Sen Ethem’den alırsın! Burda kuruş paramız yok!

Sanıklara, avukattaki paranın notere bile yetmeyeceğini söyledim. Hiçbiri laftan anlamıyordu. İçerde bizden başka insan bulunmasa belki gasp yoluyla alacak tavır içindeydiler. Çok sert bir Çeçence ile:

- Dax ma die!! Dats ma bôxiy tsuo!! (Uzatmayın! Size yok diyor ya!!) dediğimde sustular.
Ohh! Saat 14.30! Nihayet dışardayız… Taksiye bindik… Güneşten içerisi kavruluyor. Avukat, bürosunu aradı. Karşısına çıkana parasının yetişmeyeceğini anlattı. Ne yanıt aldı bilmiyorum. Fakat çok düşünceli. Mırıltıyla, “Avukatlığın da, sanıkların da, işinin de…” diye verip veriştiriyor. “Gaziosmanpaşa’daki notere doğru yola koyulduk.

- Bende bir on milyon var vereyim istersen, dedim.

Verdim. Arabayı park edip notere girdik. Bizi yan yana oturan iki memur hanıma yolladılar. Biraz daha deneyimli olan evraklarımızı aldı. . Tercüman Yemin Zaptımı görünce “Olmaz! Bu, Çeçence bildiğinizi belgelemiyor,” dedi. Tartışmaya başlıyoruz. “Bu belgeyi bana Türkiye’de kim verecek? Üniversitesi yok! Fakültesi yok! Anabilim dalı yok! Kursu yok, bursu yok, okulu yok! Bu ülkede bu belgeyi bana verecek kurum mu var ki?! Bu belgeyi de ancak ben veririm!” Noteri çağırıyor. Sorunu ona havale ediyor! Aynı tartışma onunla da sürüyor! İlle de diyor, “Çeçence bilir belge istiyorum!”

- Noter Bey! Gözünü sevdiğimi bu belgeyi verecek kurum mu var bu ülkede?
- Çeçence bildiğinizi nerden bileceğim?
- Benden! So Noxçuoy muott xuuş stag vu! Üoşuçu mettixh karuor vu şuna! (Ben Çeçence bilen birisiyim! Gerektiği yerde beni arar bulursunuz!) dedim.
- Çeçence olduğunu nereden bileceğim?
- Sübhanallah! Birin dördünden, *** Lisesinden emekli olmuş, devlete bunca zaman hizmet etmiş, binlerce genç eğitmiş biri olarak size yalan mı söylüyorum? Dalaverem de yok! Olsaydı param, pulum, evim-barkım, yazlığım kışlığım olurdu! Bunların hiçbirisi yok! Üstelik cebimde param da yok! Yahu ben sanık suçlularla bir araya gelmeye, takım taklavatıma kadar elletmeye hevesli miyim ki?
- Hocam biz öğretmenlerimize inanırız ve de çok saygılıyız! Amma işte…
O sırada hep susagelen ikinci hanım noter memuru:
- Afedersiniz hocam! diye söze girdi. Siz ***
Lisesinde çalıştım dediniz değil mi?
- Dedim!
- Benim ağabeyim de oradan mezun!
- Hangi sene?
- 1987 yılında.
- O yıl lise sonların hepsini ben okuttum. Adı ne?
İsmi çağrışım yapabilir belki!..
- ***** .
- Hatırladım. Üç isimli olduğu için hatırladım. Bana kitaplarımı da imzalatmıştı.
- Evet öyle hocam. Ben de adınızı nerden hatırlıyorum diye duruyordum.
- Efendi, kibar bir gençti. Selamımı söyle!
Sonra noter beye döndüm:
- Noter Bey! Bu dili bildiğime inansanız da, inanmasanız da benim için önemli değil! Tercümanlık yapsam da, yapmasam da umurumda değil! Bugün karşılaştığım olaylar benim dört köşe olduğum olaylar değil!? Ant olsun ki, Metris’teki memurunuz “Hocam gidin, müdürümüzün bir kahvesini için, bunları da imzalatırsınız!” dediği için geldim. Yoksa buraya adım bile atmazdım! İster onaylayın, ister onaylamayın. Ama, buraya kadar gelmişken yürü benim kahvemi ısmarla! Bari ben kahvemi içeyim. Orta şekerli olsun!
Noter:
- Kahve kolay!
O sıra ilk muhatabımız olan hanım noter:
- Bu evrakları ne yapayım?
Bir an durakladı… Neşeli bir şekilde:
- Aynen yaz! Hocamızı daha fazla üzmeyelim! dedi.

Bir saat konuştuk. Buz gibi suyumuzu içtikten sonra kahvelerimizi höpürdetirken sohbet etmekteydik. Herhangi bir kurumda bir araya gelen, lak lak etmekten başka hiçbir hüneri olmayan, ama mangalda kül bırakmayan bilumum tembeller, çalışmazlar, çenebazlar gibi, biz vatanın kalkınması ve kurtarılması ile ilgili teoriler üretmedik. Ben günün Metris macerasını anlattım… O noterliğin üzüntü verici ve sevindirici yanlarını dile getirdi. Derken evraklar tamamlandı. Karşılıklı iltifatlar yağdırıldı, uğurlandık Aracımızın park edildiği yere gidince Avukat Mehmet Bey:

- Aman Tanrım! dedi.
- Ne oldu?
- Arabayı çekmişler.

Hoppalaa! Yirmi yedi yaşındaki avukat, gençliğinden kaynaklanan sabırsızlıkla, içine sindiremediği nahoş olaylardan dolayı sık sık öfkelenmekteydi. Metris Cezaevi’ne giriş çıkışlardaki sabırsızlıklarıyla öfkelerini, “Olur, görev!… Sabırlı ol!.. Senin eğitiminle onların eğitimi farklı!” diye yatıştırmaya çalışmalarımdan söz etmem gerekmez. Şimdi de öfkelenmişti. Öfkesi açığa çıkmadı ama. Arabanın çekilmesi sorununa teslim olmuştu.”Çeksinler!.. Götürdükleri yerde kalsın! Almayacağım! Bilmem nesini ne yapayım arabanın!! Bir tuvalete gitmeden hiçbir şey düşünecek durumda değilim!” Tuvalet gereksinmesinin kanıma kadar işlediğini ben de o an duyumsadım… Yolumuzun üstündeki camiye, dört nala kalkmış giden kısrak gibi koşturduk!.. Yanımdaki genç avukat çok durgun, çok mahzun! “Ben bu mesleği bırakacağım!” diye mırıldanıyor. Ben, “Aracını zaman geçirmeden almalıyız,” dedim. “Cepte para kalmadı, olanı notere verdim. Hangi parayla?” Ne kadar yeterli olur?” “Yirmi milyon!” Kredi kartımla yirmi milyon lira çektim. İlçe kaymakamlığının yanındaki garaja gittik. “Araç burada değil. Cevizlibağ’a götürülmüş olabilir,” dediler. Homurdanarak, burnumuzdan soluyarak gittik. Mehmet Bey’in aracı oradaydı. On altı milyon lira verdi. Sonra beni bürosuna götürdü. Ethem Bey’in hanımı oradaydı. Selda Hanım da avukattı. Gün özetlendi. Selda Hanım 50 dolar artı 5 milyon lira vererek benim harcamalarımı ödedi. Eve döndüm. Eşim çay demlemiş! “Yorgun ayakları uzatıp çay içmenin zevki de başka oluyor canım!.. Ohh, mis gibi, eline sağlık hanım! Var olasın sen!”

Tarık Cemal KUTLU



Bir yanıt bırakın!

Aşağıya bir yorum ekleyin veya kendi sitenizden trackback yapın. İsterseniz RSS ile de yorumları takip edebilirsiniz.

Yorum yazmadan önce lütfen kuralları okuyunuz...

500 karakter kaldı.

Yorum yaparken kullanabileceğiniz etiketler:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bu sitede Gravatar kullanabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi ve üyelik için Gravatar sitesini ziyaret ediniz.


Sitene Sahip Çık!