Arşiv Belgeleri

Tozlanmış raflardaki Arşiv Belgeleri…

Çeçen Kültürü

Çeçen Dili ve Folkloru, Halk Dansları, Efsaneler, Öykü ve Masallar ile çeşitli kültürel bilgiler…

Çeviriler – Makaleler

Çeşitli Çeviri ve Makaleler…

Röportajlar

Ekibimizce Yapılmış Çeşitli Röportajlar…

Şarkı Sözleri

Sevdiğiniz Çeçence şarkıların sözlerine buradan ulaşabilir, dinleyebilir ve indirebilirsiniz.

Ana Sayfa » Çeviriler - Makaleler

Bir Çeçen Mültecinin Günlüğünden Kendi Hikayesi

Bu yazı 15 Haziran 2009 Pazartesi  tarihinde yazıldı. Şimdiye kadar 1.965 defa okundu.. Yorum Yok
Bir Çeçen Mültecinin Günlüğünden Kendi Hikayesi

İsa boşu boşuna 12 yıl boyunca Polonya’dan oturma izni almaya çalıştı. Lehçe öğrendi, Leh arkadaşlar edindi ve Polonya’da öğrenim gördü. Buna rağmen Polonya onu istemedi. Polonya’nın çok satan gazetelerinden Gazeta Wyborcza’nın muhabiri Marcin Wojciechowski bir Çeçen mültecinin dramatik hikayesini aktarıyor.

İsa Abubakarov’un Günlüğünden:

30 Ocak:

İlk kez sığınma talebinde bulunduğum yer olan Belçika’ya ulaştım. Geçici ikamet izni talebim reddedildiği için Polonya’da daha fazla kalamazdım. Polonya’dan ayrılmadan önce İçişleri Bakanlığı’na gittim. Siyasi sığınma talebinde bulundum, nazik bir adam bana sınırdışı edileceğimi söyleyerek, ülkeden ayrılmamı tavsiye etti.

Belçika’da çok kibar bir şekilde karşılandım. ANEX (geçici ikamet izni veren bir belge) ve kalmam için mülteci merkezinde bir yer verildi. Mükemmel bir işleyiş vardı ve her şey insanlar içindi burada: bir bilgisayar, fitness salonu, tv odası, bir bisiklet, Flaman dili kursu, güzel yemekler ve sosyal hizmetli. Ücretsiz sağlık hizmeti bile alabiliyorum. Ayrıca yerel taşıma araçları için bilet de verdiler. Kelimenin tam anlamıyla kendimi insan gibi hissettim. Fakat sadece bir güne kadar.

Göç memuruyla yaptığım son görüşmede ANEX belgeme “Dublin” şeklinde bir şerh düştüler ve seri bir şekilde Polonya’ya gönderilmem için bir yol aramaya başladılar. Birkaç denemeden sonra Polonya kendi topraklarında bana Avrupa Birliği standartlarına uygun şekilde yardım etmeyi ve koruma sağlamayı kabul etti. 1998 – 2000 yılları arasında Polonya’da öğrenim gördüğümü kabul ettim. Onlara daha önce Hollanda ve Belçika’da bulunduğumu söylediysem de, bu ülkeler için bir sığınma prosedüründen bahsetmediler bile. Dublin Anlaşması’na göre, yolum üzerinde ilk vardığım güvenli nokta olan Polonya’ya gönderilecektim ve Polonya’da sığınma talebinde bulunabilirdim.

Belçika’nın ikliminin nasıl olduğunu bilirsiniz… Bir filmin adı gibi “Bazen mutlu, bazen üzgün”. Önceleri Belçika’nın iklimine alışamadığımu düşündüm ama sonraları daha sık ve çok bir şekilde hasta olmaya başladım. Önce zatürre ve tüberküloz tanısıyla doktorlarca testlere gönderildim. Hepatit C türünde bulaşıcı sarılığın acısını çekiyordum, iki önemli rahatsızlığımdan birisi buydu. İlaçla tedavi edilmek için Antwerp’teki Tropikal Enstitüsü’nde 9 Haziran’da tedavimim başlamasına karar verildi.

30 Mayıs:

Son görüşmem. Beni öğleden sonra aradılar. Sınırdışı edilmeyi düşünmüyorum; bununla birlike sosyal hizmetli bana tüm doktorların sertifikalarını verdi, beni sınırdışı edeceklerini biliyor gibi. Mektupta tıbbi testlerim tamamlanana kadar sınırdışı edilemeyeceğim yazılı. Bir sorun olduğunu biliyorum. Bazı kağıtları imzalamamı istediler ama ben imzalamadım. Doktorun sertifikasından bahsettim. Hala önümde birkaç gün olmasını ümit ediyorum.

Bayan bir yetkili, Polonya’nın ihtiyacım olan tüm tıbbi ve sosyal yardımı yapmayı taahhüt ettiğini bu yüzden Polonya’ya gitmem gerektiğini söyledi.

Çaresizim. Bir avukatım yok. Beni Bruge’daki sınırdışı merkezine götürdüler. Sınırdışı edileceğim tarih 2 Haziran olarak belirlendi. 10 dakikalık telefon görüşmesi yapma hakkım var. Çeçen diasporası başkan yardımcısını aradım. Onun müdahalesiyle sınırdışı edilme tarihim 14 Haziran’a ertelendi.

Bir şekilde ücretini alacak ve benimle ilgilenmeyecek ücretsiz bir avukatın telefon numarasını aldım. Onunla iletişim kuramadığım için endişeliyim. Tehditlerimden birkaç gün sonra avukatın asistanı beni görmeye geldi. Benimle görüşen yetkililerden daha kötü birisiydi. Avukat doktorun benim hakkımdaki analizlerini aldı. Uçma vakti geldi ve henüz hiç bir gelişme yok. Sınırdışı merkezinden şikayet edemem. Alışılageldiği gibi burada da herşey insanlar düşünülerek hazırlanmış. Muhafızlar bile öylesine nazik ki, kendimi burada tutuklu gibi hissetmiyorum. Doktorlar bana yardım edeceklerini söylüyorlar ama ellerinden gelen çok fazla birşey yok. Benim için uzman bir doktordan ayarlayabildikleri en erken randevu tarihi 17 Haziran, sınırdışı edileceğim tarih 14 Haziran olarak belirlendiği halde. Kendimi çaresiz hissediyorum. Muhafızlardan arkadaşlar bana bir sır veriyor: “Eğer havaalanında uçmayı reddedersen seni gönderemezler, böylelikle zaman kazanırsın.”

14 Haziran:

Muhafız oldukça nazik bir şekilde şimdi gitmem gerektiğini açıklıyor. Bundan dolayı çok üzgün olduğunu ama bunun bir politika olduğunu söylüyor. Bana dostane muhafızların önerdiği gibi, havaalanında sınırdışı edilmeyi reddettim. Tüm belgeler hızlı bir şekilde hazırlandı ve Bruge’daki sınırdışı merkezine geri götürüldüm. Doktorlar bir sonraki uçuş için hazırlıklara başladı. Bir uzman tarafından muayenem ve test sonuçlarının ardından doktor acilen tedavi görmem gerektiğine karar verdi.

19 Haziran:

Beni tekrar havaalanına götürdüler. Her ne kadar muhafız eşliğinde götürülsem de, muhafızların her zaman takındıkları nazik tavırdan gerçekten çok etkilendim. Uçuş sırasında almam için doktor özenle ilaçlarımı hazırladı. Kalan antibiyotikleri de paketledi ve üzerine: “POLONYA’DA TEDAVİYE İHTİYACI VAR” yazdı. Son tableti de uçakta kahvaltıdan sonra polisten alarak içtim.

Sabah saat 8 sularında Polonya Sınır Muhafızlarının ellerine teslim edildim. İlaçlarımı aldılar. Zaman geçiyor. İlaçlarımı istiyorum. Tepki yok. Yaygara koparmaya başlıyorum. Uzun bir süre sonra, beni ellerim kelepçeli olarak havaalanı boyunca yürütüyorlar. İnsanlar uçağı havaya uçuramadan yakalanmış bir teröristmişim gibi bön bön bakıyor. Doktor Belçika’daki analizleri kabul etmiyor. Zorla kanımı alıyor ve ilaca ihtiyacım olmadığını söylüyor. Kimse beni dinlemediği için pes ediyorum. Hayatım boyunca hiç bu kadar küçük düşürülmemiştim. Beni sorguya çeken kişi, bana yardım etmek istiyor gibi görünüyor ve Okecie yakınındaki bir kampa 48 saatliğine gönderiyor, kamp diyorum üzgünüm ama orayı başka türlü adlandıramıyorum.

İlk kez, bir şeyin farkına varmamı sağlıyorlar, ben sıradan bir adam değilim. Ben bir Çeçen’im ve bir suçludan başka bir şey değilim. Demokratik bir ülkede ırkçı ve komünist dönemden kalma muamelelere maruz kalıyorum. Sağlığım dışında herşeyi soruyorlar, çırılçıplak soyundurarak önlerinde çömelmeye zorluyorlar. Sonunda beni hücreme götürüyorlar. Oradaki bir polis gri renkli bir battaniye getirerek kapının önüne atıyor. Bir yastık ve yatak için çarşaf sorduğumda, “Bir battaniyen var değil mi?” diye cevap veriyor. Bir hayvan değilim ben diye karşılık veriyorum, “Bir hayvana sadece seslenilir ve kulübe verilir, biz sana bunun yerine bir battaniye verdik” diye sert bir şekilde yanıtlıyor beni. Hücredeki bu 48 saat 48 yıl gibi geçti, herşey için izin istedim: tuvalete gitmek ya da yürümek hatta sigara içmek için bile.

Ertesi sabah hücreme bir parça bayat ekmek ve yarısı sulanmış tereyağı parçası fırlattılar. Yürüyemedim. Hücrede oturdum. Öğle yemeği vaktinda, hücreden çıkarak kendi yemeğimi almamı emrettiler. Dışarı çıkıp benim için hazırladıkları yemeği görünce donakaldım. Genç bir bayan gardiyan bana bağırdı: “Gözlerini dikmiş ne bakıyorsun öyle? Al ve kaybol!”  Ona kendisinden yaşlı bir insana böyle sözler sarfetmeye kimin yetki verdiğini sordum, onu sümüklü burun diye çağırarak. İnsanlarla çalışmaması gereken bir domuzu buraya kimin getirdiğini sordum ona. Sorun çıkarmaya başladığımı söyledi ve beni tehdit etti. Yemeğimi aldım ve hücreme döndüm. Kısa bir süre içinde nöbetçi subay tarafından durduruldum. Çorbamı kafamdan aşağı dökmekle tehdit etti. Bana vuracak gibi elini havaya kaldırdı. “Sadece dene, haklarımı biliyorum” dedim. Bir an duraksadı ve “Homoları dövmem ben…” dedi. Yürümemi ve sigara içmemi yasaklayarak bana ceza verdi.

48 saat nihayet sona erdi. Beni yeniden havaalanına götürdüler. Nefes almakta zorlandığım küçük bir hücreye tıktılar beni. Yiyecek ve sigara için yine kavga etmem gerekti. Formaliteler sonsuza kadar sürecek gibi görünüyordu. Öğlen vakti mahkemeye çıkarıldım. Sınır muhafızlarından gelen hakkımdaki kısa bir bilgilendirmenin okunmasının ardından, hakim kararını okudu. Karar Lesznowola’daki yabancılar için sınırdışı merkezi ve hapishanesine konulmam şeklindeydi. Hakim kız kardeşimin Varşova’da yaşıyor olmasını, Yabancılar ve Geri Gönderme Ofisi’nin kararını verene kadar onun yanında kalabilecek olmamı göz önünde bulundurmadı bile. Ayrıca 14 yıl boyunca Polonya’da hiç bir suç işlemeden yaşadığıma ilişkin bilgiyi de dikkate almadı.

Tarih Yok

Bir kere daha öğrendim ki insanlara hayvanlardan daha kötü davranabilirsiniz. Yolculuğun başlangıcında tüm bavullarımı aramış olmalarına rağmen, çantalarımı bir kez daha mahvettiler. Bir oda verdiler ve deriden yer yatağını üst kata çıkarmamı emrettiler. Kayıt numaram: 207/06. Baştan beri talep ettiğim doktora ancak ertesi gün gidebildim. Ama orada bir doktor yoktu. Bir hemşire nabzımı ölçtü, Belçika’da konulan teşhi hakkında anlattıklarımı kağıdın altına yazdı. Doktorun saat 2’de geleceğini söyleyerek, öğleden sonra gelmemi istedi. Doktor beni dinlemedi bile. Beni yok saydı. Ben durumum hakkında bilgi vermeye çalıştım. Tepki vermedi ve sarılıkla ilgili bir soru sormadı.

29 Haziran:

Zaman uçup gidiyor. Artık faşistçe ve ırkçı sözlere aldırmıyorum. Bu yemekleri yemek bile oldukça zorken, boğazımda bir şey düğümleniyor, acı hissediyorum. Çok büyük bir ızdırabın içindeyim. Ne kusabiliyorum ne de yutkunabiliyorum. Bir doktor talep ettim ama kimse gelmedi. Üç ya da dört saat geçti. Acı çekiyorum. Varşova’daki kız kardeşimi beni kurtarması için arıyorum. Kız kardeşim merkezle işbirliği içindeki acil ambülans hizmeti ünitesine telefon ediyor. Durumum gittikçe kötüye gidiyor. Yedi saat sonra ve kız kardeşimin çabalarıyla beni bir polis arabasına bindirerek Grojec’teki hastahaneye götürüyorlar. Buradan da Radom’daki Uzman Hastahaneye’ye sevk ediliyorum. Çekilen röntgenden sonra, gece saat bir sularında yapılan anesteziyle cerrahi bir müdahelede bulunuyorlar.  Tanı: Yemek borusunda yabancı madde. Ertesi gün, diyetteyim, yalnızca sıvı ve serum. Hastahanede geçen altı günün sonunda bir polis arabasıyla beni merkeze geri götürüyorlar. Dışarıda sıcaklık 29 derece olmasına rağmen aracın içinde 40 derecenin üzerinde.

Doktorla olan görüşmemde benimle ilgilenmiyor bile. Hiç kimse diyetimi sürdürmem gerektiği hususuna dikkat etmiyor. Bir kaç gün daha geçiyor. Bir insanın sahip olması gereken hakları elde etmek için son ana kadar savaşmaya karar veriyorum. Belçika’da yapılan tüm testlerin sonuçlarını alarak doktoru görmeye gidiyorum. Hastalığım hakkında bilgilerin yer aldığı bu kağıtları daha önce gösterememiştim.

7 Temmuz:

Ateşim yükseldikçe yükseliyor. Belçika’da bana verilen antibiyotikleri geri vermelerini istiyorum. Analizlere göz atan doktor, orada ne yazdığını soruyor. Onun bir doktor olduğunu ve latince bilmesi gerektiği şeklinde yanıtlıyorum sorusunu. Sonuç olarak doktor komplekse kapılıyor ve bana daha kötü davranmaya başlıyor. Hastalığımla başbaşa bırakıldım. Titriyorum, ateşim 40 dereceye yükseldi. Polise şikayette bulunuyorum. Polisler nöbetçi subaya konu hakkında bilgi vereceklerini söylüyor ve ertesi gün doktorun muayenehanesine yeniden gitmemi istiyorlar. Bir arkadaşım ateşimi düşürmek için soğuk tampon uyguluyor ama bir faydası olmuyor.

Ateş düşürücü istiyorum ama polis yeniden pazarlığa başlıyor ilacı verip vermeyeceklerine ilişkin. Sonunda bir nöbetçi subay bana iki tablet Codipar getiriyor. Durumumda bir düzelme yok. Cumartesi ve Pazar geçiyor. Ateş düşürücü tabletlerden almak için mücadele ediyorum. Haftasonları ne bir doktor ne de bir hemşire olmuyor. Şu anda tek istediğim ateş düşürücü bir tablet.

Ateşim düşmüyor ve beni Grojec’teki hastahaneye götürüyorlar. Kan örneği alıp röntgenimi çekiyorlar. Bir polis ise ellerim kelepçeli şekilde sürekli başımda bekliyor. Bir köpekmişim gibi beni sürekli dürterek konuşuyor. Doktor benim hastalığımdan ziyade Basayev’in ölümüyle daha ilgili gibi görünüyor. Sonuç olarak merkeze dönmemizi ve merkezdeki doktordan durumum hakkında bilgi alabileceğimi söylüyor.

Lesznowola’ya geri dönüyoruz. Ertesi sabah bir kan örneği daha veriyorum. En başından beri izah etmeye çalıştığım şeyi sonunda kabulleniyorlar ve hastalığımın sarılık olduğuna kanaat getiriyorlar. Polisler ve muhafızlar şoka giriyor. Panik havası tüm merkeze yayılıyor. Beni bir karantina hücresine taşıyorlar. Görkemli lastik eldivenleri giyerek beni kilitliyorlar. Çalışanlar hastalığımı onlara bulaştırmamdan korkuyorlar. Yöneticiyle görüşmeyi talep ediyorum. Bununla ilgili bir başvuru dilekçesi yazmam gerektiğini söylüyorlar. Hastalığımdan ötürü diğer insanlarla iletişimimi kısıtlamak amacıyla zemin katında bir hücreye kilitlendiğimi söylemelerini istiyorum.

Merkez dezenfekte edildi. Ateş düşürücü tabletler ve bir antibiyotik alıyorum. Bir gün hemşirelerden birisi bana dört günlük tablet verdi, tatile gittiğini ve o dönene kadar kimsenin gelmeyeceğini söyledi.

Birkaç gün sonra Kozienice’deki bir hastahanenin karantina kısmına götürüldüm. Ayrılmadan önce çarşafı katlamamı ve yer yatağını aşağıya indirmemi istediler. Yanıbaşımda duran bir işçi nasıl yapacağım konusunda bana emirler yağdırıyordu. Sinirlendim ve malzemeleri ayağına doğru fırlattım. Bu iş için ona para ödüyorlardı, bana değil.

Karantina kısmına, nazik bayan bir doktor ve bir çeşit hemşire beni görmeye geliyor. Kendimi tamamen farklı bir dünyada buluyorum. Onlara beni niçin buraya getirdiklerini sordum. Doktor yüksek ateşimden dolayı buraya getirildiğimi ve iki gün içinde tedavi etmeleri gerektiği şeklinde yanıtladı. Izdırap çektiğim diğer rahatsızlıklarımın iki gün içinde tedavisinin mümkün olmadığı şeklinde bir yorum yaptım. Onları burada tedavi etmediklerini söyledi, benim diğer hastalıklarımdan haberi yoktu. Doktordan beni merkeze götürmesini istedim. Merkezde beni yine karantina hücresine koyuyorlar ama bu kez baş kaldırmıyorum. Artık mücadele edecek gücüm kalmadı.

Sabah banyoya gitmeme izin verilmesi için yine bir kavgaya tutuşuyorum. Temiz hava almak için biraz yürümek istiyorum ama bu isteğimi bir polis reddediyor.

17 Temmuz:

Heyecan uyandıracak bir haber yok. Yalnız yürüdüğüm bir sabah. Bir hemşire son iki antibiyotik tabletimi getirdi. Kızıl Haç ile iletişime geçtim. Ayrıca merkezin yöneticisine ve İçişleri Bakanı’na birkaç şikayet dilekçesi yazdım. Şikayetlerimin dikkate alınması için bilgilendirdiğim Radom’daki Bölge Polis Karargahı’ndan şikayet dilekçelerimin ellerine ulaştığına dair bir bilgilendirme yazısı aldım. Hala biraz umudum var. Öğle yemeğim adam gibi servis edildi. Hatta bana bir çatal bile getirdiler. Muhtemelen önemli bir kişi geliyor. Eğer diğerleri için tehlike teşkil ediyorsam bana neden bir komşu verildiğini anlayamıyorum. Belki de Kaliningrad’tan gelen bir çingene olduğu için onu adam yerine koymuyorlar. Ne şimdi ne de daha sonra bir hastahaneye sevk edilmeyeceğimi öğrendim, İçişleri Bakanlığı’nın buna ayıracak bir bütçesi yokmuş. Başka bir polis bana daha fazla düşman edinmemem gerektiğini bağırıyor.

***

İsa Abubakarov 14 Kasım 1966’da Çeçenya’da doğdu. Polonya’ya bundan 14 yıl önce geldi. Yani Çeçenya’daki ilk savaş patlak vermeden iki yıl önce. Rusya’da yaşamak istemediği ve dünyanın farklı bir yerinde insancıl bir hayat sürmekti tek dileği. O dönemlerde Grozny’den Varşova’ya her hafta düzenli otobüs seferleri vardı. İlk ziyaretçiler 10.Kutlama Stadyumu yanında satış yapmak için gelenlerdi. İsa daimi ikamet izni almak istemişti ve bu talebi reddedildi. Uzunca bir süre mültecilik statüsü için başvuruda bulunmak istemedi. Bir mülteci olmadığını vurguluyor, sadece Polonya’da yaşamak istediğini söylüyordu. İsa daimi ikamet izni için bölge valiliğinde formlar dolduruyor ama ret yanıtı alıyordu. Kalacak bir yeri vardı ve bu şekilde devam ediyordu. Bundan birkaç yıl önce yasaları ihlal etmeden sonsuza kadar bu şekilde devam edebilirdiniz. Ancak bu Polonya’nın Avrupa Birliği üyesi olmadan önceydi. Bu dönemlerde sınırda Rusya’yla vizesiz geçiş mümkündü. İsa her üç ayda bir Belarusya’ya gidiyor ve bir süre kaldıktan sonra sonraki yasal üç aylık dönem için Polonya’ya geri dönüyordu.

İsa bir masaj terapisti olarak çalışıyordu. İşinde iyi olmalıydı ki Varşova’da pek çok müşterisi vardı. Akıcı şekilde Lehçe konuşmayı öğrenmiş ve pek çok Leh arkadaş edinmişti. Ülkeye gelipte entegrasyon problemleri yaşayan tiplerden birisi değildi. İsa bir kaç yıl önce Konstancin’de özel bir masaj terapisi ve rehabilitasyon okulundan mezun oldu. Polonya’daki eğitiminden ötürü gurur duyuyordu.

Çeçenya’da savaş patlak verdiğinde artık geri dönmesi için hiçbir neden kalmamıştı. Mültecilik statüsü için başvuruda bulundu ama daha önce kendisine iyi bir gelecek için Polonya’dan oturum izni almaya yönelik başvurularından ötürü mültecilik statüsü için yaptığı başvuru reddedildi. Çeçenya’daki savaş biraz durulduğunda, Çeçenya’ya kısa süreli seyahatlar yaptı. Ailesinin cenaze törenlerine gitmek gibi. Bu durum Polonyalı makamlar tarafından onun mülteci statüsü almasını gerektirecek bir nedeni olmadığı şeklinde yorumlandı ve temyiz talebi de bu nedenle reddedildi.

Geçtiğimiz yılın sonunda İsa eğer Polonya’dan ayrılmazsa sınırdışı edileceğini öğrendi. Herşeyi göze alarak bir arkadaşının pasaportuyle Belçika’ya gitti. İşte bu onun yasalara aykırı davranmakla suçlandığı konuydu. İsa Belçika’da sığınma talebinde bulunmak ve daha sonra Varşova’da yaşayan ve kocasını savaşta kaybetmiş olan kız kardeşini de Belçika’ya götürmek istiyordu. İsa’nın kız kardeşinin mülteci statüsü vardı. Çeçenya’dan hayatını kurtarmak için evlat edinerek getirdiği bir kızla birlikte hayatını sürdürmeye çalışıyordu. Hatta bu minik kız İsa’ya baba diye seslenmeye bile başlamıştı geçtiğimiz yıl.

Haziran ayında İsa, Belçika tarafından Dublin Anlaşması olarak adlandırılan kurallar gereği Polonya’ya geri gönderildi. Yolculuktan önce ciddi bir sarılık rahatsızlığı olduğuna dair teşhis konulmuştu. Acilen tedaviye ihtiyacı olduğu belirtilmişti. Polonya’ya geldiğinde ise ülkemizin sınırlarını yasadışı şekilde geçtiği için Lesznowola’daki kampa yerleştirildi. Bu kamp Yabancılar ve Geri Gönderme Ofisi’nin idaresi altında değil. Radom’daki mülteci merkezlerinin büyük çoğunluğu Bölge Polis Karargahı’nın denetiminde. Lesznowola merkezinin mülteciler ve insan hakları aktivistleri arasında korkunç bir üne sahip olduğunu belirtmekte yarar var. Bu merkezde mahkumların doktorlara ulaşmasının engellendiğine dair ciddi raporların varlığına, İsa’nın ciddi rahatsızlığına rağmen bu merkeze neden gönderildiği ciddi bir soru işareti.

İsa günlüğünde bu kamptaki dehşet verici günleri bizlere aktarıyor. Kötü muameleye ve ayrımcılığa maruz kaldığını, aşağılandığını, doktor müdahalesinden mahrum bırakıldığını anlatıyor. Yabancılar ve Geri Gönderme Ofisi yöneticisi Jan Wegrzyn, “Belçika’nın acil tıbbi müdahaleye ihtiyacı olan bir kişiyi sınırdışı etmesine şaşırdığını” söylüyor gazetelere ve Lesznowola’nın polisin yönetimi altında olduğunu vurgulayarak kendi yetki alanının dışında olduğunu ifade ediyor yardıma muhtaç şekilde kollarını açarak.

İsa çok sayıda şikayet dilekçesi yazdı ve başvuruda bulundu. İsa’nın dilekçelerinde genel olarak sahip olduğu haklar ve hastalığı nedeniyle tedaviye ihtiyaç duyduğu şeklindeki argümanlar yer alıyordu. Sonunda Jan Wegrzyn’in çabalarıyla yazın sonuna doğru kaldığı Lesznowola merkezinden salıverildi. Kız kardeşiyle yaşamak için Varşova’ya gitti. Ama hastalığı o kadar ilerlemişti ki birkaç hafta sonra hayata veda etti. Bay Wegrzyn, İsa’nın ölümünden sonra dosyasına göz gezdirdiğini mülteci statüsü almasa bile tolerans hakkı (sadece Polonya’da kalma hakkı tanıyan Polonya’ya özgü bir sığınma hakkıydı) elde edebilme şansı olduğunu itiraf etti.

Birkaç gün belki de bir hafta geride kaldı. İsa’nın Leh arkadaşlarından birisi “Bu neden oldu biliyor musunuz? İsa ne yalvarmasını biliyordu ne de kendini küçük düşürmelerine izin vermedi! O gururluydu ve yapılanlara başkaldırdı” diyor. İsa’nın günlüğündeki notlar Belçika’dan sonra yaşadıklarının izini takip etmemde bana yardımcı oldu. İçişleri Bakanlığı ve yönetim Radom Bölge Polis Karargahına başvurmalarını istedi. Ben de sözcülerinden merkezde çalışanların soruşturma geçirip geçirmediğini ya da ceza alığ almadıklarını sordum, sözcü ilgileneceğini söylediyse de henüz bir yanıt alamadım.

İsa arkadaşları tarafından ödenen nakliye masrafları sayesinde Grozny’deki bir mezarlığa defnedilebildi. Üstelik bu o kadar da kolay olmadı. Rusya Federasyonu Konsolosluğu’nun bürokratik kırmızı çizgilerini aşarak İsa cansız bedeninin Grozny’e götürülmesi için bir anlaşma yapmak oldukça vakit aldı.

Not. İsa’nın arkadaşlarına ve yakınlarına İsa’nın günlüklerini kullanmama izin verdikleri için teşekkür ediyorum

Gazeta Wyborcza / 10.11.2006

Marcin Wojciechowski



Bir yanıt bırakın!

Aşağıya bir yorum ekleyin veya kendi sitenizden trackback yapın. İsterseniz RSS ile de yorumları takip edebilirsiniz.

Yorum yazmadan önce lütfen kuralları okuyunuz...

500 karakter kaldı.

Yorum yaparken kullanabileceğiniz etiketler:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Bu sitede Gravatar kullanabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi ve üyelik için Gravatar sitesini ziyaret ediniz.