Arşiv Belgeleri

Tozlanmış raflardaki Arşiv Belgeleri…

Çeçen Kültürü

Çeçen Dili ve Folkloru, Halk Dansları, Efsaneler, Öykü ve Masallar ile çeşitli kültürel bilgiler…

Çeviriler – Makaleler

Çeşitli Çeviri ve Makaleler…

Röportajlar

Ekibimizce Yapılmış Çeşitli Röportajlar…

Şarkı Sözleri

Sevdiğiniz Çeçence şarkıların sözlerine buradan ulaşabilir, dinleyebilir ve indirebilirsiniz.

Ana Sayfa » Çeviriler - Makaleler

Çeçenya’dan Bir Hayat Hikayesi: Nani

Bu yazı 1 Mayıs 2011 Pazar  tarihinde yazıldı. Şimdiye kadar 3.556 defa okundu.. 3 Yorum
Çeçenya’dan Bir Hayat Hikayesi: Nani

Nani yaşlı bir kadındı. Günlerini evinin bahçesindeki ceviz ağacının gölgesinde tek başına oturup bir yandan örgü örerken diğer yandan da Rus çarları ve onların zalimlikleri hakkında şarkılar söyleyerek geçirirdi.

Çeçen halkının, çarların ve askerlerinin lanetinden kurtuluşunun mısırda olduğuna inanırdı. O yirminci yüzyıla tanıklık etmiş bir Çeçen kadındı.

Esasında kimse onun kaç yaşında olduğunu bilmiyordu. Kimileri onun Lenin ile yaşıt olduğunu söylüyordu. Kimileriyse onun 20.yy kadar yaşlı olduğunu ve bir yüzyıldan diğer yüzyıla geçilirken bir kış vakti dünyaya geldiğini anlatıyordu. Bir de Nani’nin son çarın taç giydiği gün doğduğunu söyleyenler vardı.

Nani, hayatının son gününe kadar alışılmadık bir netlikte hafızasını ve idrak kabiliyetini korudu ki bu hafızası sayesinde yaşantısının her detayını, şahit olduğu olayları ve hatta Çeçenlerin sürgüne gönderilmeden çok önceki dönemlerine ilişkin duyduklarını hatırlıyordu.

Neredeyse yarım yüzyıl geçmişti ama yarım yüzyıl sonra bile Nani, ara sıra Sovyet lideri olarak adlandırdığı Rus çarının Çeçen halkını asla yalnız bırakmadığından emindi. Nani’ye göre, Çeçenler çara karşı verdikleri mücadelede mısır yiyerek güçlerini topluyorlardı. Sık sık “Mısır yemeye devam ettiğimiz müddetçe, bizi yok edemezler” derdi. “Bizi mısırdan vazgeçirmeye çalışıyorlar, her zaman mısır tarlalarımızı ateşe verdiler…” diye de eklerdi.

Onun bu kutsal sözlerini çok fazla kişi anlayamazdı ve anlayanlarda sessiz kalırdı. Seksenler yaklaşıyordu ve Sovyet hükümeti hala kontrol ettikleri beşinci dünyada rahatsızlık verici seslerin yükselmediğinden emin olmak için çok çalışıyordu.

Ayda iki kez, her ayın ilk ve son Pazartesi günü yerel polis Nani’yi bazı gizemli formları imzalamak üzere götürürdü. Bu, bir “halk düşmanı” ve bir “halk düşmanının” dul eşi olarak ikamet ettiği yerden ayrılmadığı, hükümet karşıtı gruplarla ilişkisi olmadığı, Sovyet karşıtı propaganda yapmadığı ve Sovyet temsilcilerinden istek ya da şikayeti olmadığını kanıtlamak içindi. Tüm bunlar doğru düzgün okuma yazma bilmeyen Nani’nin ayda iki kez bir çarpıyla işaretlediği formlarda eksiksiz bir şekilde tanımlanıyordu. Çünkü Nani’nin kocası 1944’te Stalin’e karşı savaşırken vurularak öldürülmüştü, ama neredeyse yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hala “halk düşmanı”ydı.

Ayda iki kez, her ayın ilk ve son Pazartesi günü, tüm sabah Nani’nin beni aramasını beklerdim. Bir öğlen vaktinde beni aradı ve yüksek sesle: “Kori (Çeçence ‘küçük kız’) diye bağırdı, “yetiş çabuk, bak domuz yine beraberinde ne getirdi! Bu domuz davet etmediğim ve asla davet etmeyeceğim halde yine de burada”. “Domuza” veryansın eden uzun aşağılamaları tüm atalarına kadar uzandı. “Domuz” öfke ve mahcubiyetle kıpkırmızı olmuş orada dikiliyordu. Tepki göstermeye cesaret edemiyordu ve gözlerini kırpıştırarak her iki elindeki beyaz kağıda daktiloyla yazılmış formları tutuyordu.

1944 yılında Çeçenler Orta Asya ve Sibirya’ya sürgün edilirken, Nani ve kocası yeni doğmuş bebekleri ve bir grup direnişçiyle birlikte dağlarda saklanıyordu. Bir gün dağlar üzerinde ilerlerken Rus askerleri etraflarını sardı. Nani kucağındaki bebekle ve bazı direnişçilerle bir mağaraya gizlenmek zorunda kaldı. Kızıl Ordu askerleri öylesine yakındı ki, askerlerle onları birbirlerinden sadece mağaranın girişindeki birkaç kaya parçası ayırıyordu. Ansızın gruptaki tek çocuk olan Nani’nin oğlu ağlamaya başladı. Üşümüştü, açtı ve dağlarındaki uzun yolculuktan yorgun düşmüştü. Nani onu sakinleştirmeyi denedi ve beslemeye çalıştı ama sütü yoktu ve bebek daha yüksek sesle bağırmaya başladı. Nani onun başını siyah şalıyla örterek sıkıca tuttu, böylelikle sesinin daha az duyulmasını sağlamaya çalıştı. Birkaç dakika sonra askerlerin sesleri uzaklaşmaya başlayınca Nani şalı açtı, bebeği ölmüştü.

Bir süre sonra isyancılar bir pusuya düştüler. Nani’nin kocası vurularak öldürüldü ve Nani’de Sibirya’daki bir hapishane kampına gönderildi. Daha sonra Çeçen ovalarındaki bir köye yerleştirildi. Bir daha asla evlenmedi ve tuğladan küçük bir evde tek başına yaşadı. Günlerini evinin bahçesindeki ceviz ağacının gölgesinde tek başına oturup bir yandan örgü örerken diğer yandan da Çeçenleri öldürmekten hiç vazgeçmeyen Rus çarları ve onların askerleri hakkında şarkılar söyleyerek geçirdi.

Uzun bir aradan sonra Rus askerleri Çeçenya’ya geri döndüğünde, Nani güçlükle görebilen ve yürüyebilen bir ayağı çukurda yaşlı bir kadındı. Köyü askerler tarafından basıldığında, köyden ayrılmayı reddetti. Komşularının hiçbirisi onu kendileriyle kaçmaya ikna edemedi. Üç gün sonra baskın sona erdi ve biz de köyümüzün yıkıntılarına geri dönebildik, yaklaşık 300 cansız bedenin arasında Nani’ninkini de bulduk.

Küçük evinin yanında, kahverengi boyayla kaplanmış bir çukurun içerisinde moloz yığınları, cam kırıkları ve boş kovanlar arasında yatıyordu. Uzun yeşil bir elbise ve yeşil kolsuz bir tişört vardı üzerinde. Başında siyah başörtüsünün üzerine taktığı, kutsal bir savaşta ölme arzusunu sembole eden ipekten yeşil bir bant vardı. Nani, Rus askerlerini her zaman “Onlar” diye adlandırırdı ve bir gün geri döneceklerini bilirdi, “Onlar” son bir Çeçeni ortadan kaldırana kadar Çeçenleri asla yalnız bırakmayacaklardı; onlar bir makineli tüfeği Nani’nin yaşlı bedeninin üzerine boşaltmışlardı.

Nani, Rus askerlerinin 1995 sonbaharında üç gün boyunca tek bir silah ya da direnişçi olmayan bir yerleşim alanını yerle bir ettikleri köyünde, köyün eski mezarlığını diğer üç yüz yeni mezar taşıyla birlikte dolduranların arasında gömüldü. Bu tüm Çeçenya için bir uyarı ve Rus çarlarıyla onların askerlerinin geleneklerini hatırlamaya cesaret edenler için örnek niteliğinde bir cezalandırmaydı.

Mainat Kurbanova

22.04.2010 – The Osservatorio Balcani e Caucaso

*Mainat Kurbanova (Abdulaeva), ikinci Rus-Çeçen savaşının başından 2004 yılına kadar Grozny’den Novaya Gazeta için muhabirlik yaptı. Bombalar altında bile Çeçenya’nın başkentinde yaşadı; hayatı, üzüntüleri ve günlük yaşamın gerçeklerini sundu, sunduğu haberler Avrupa basınında da yer aldı. Ama o da sürgüne zorlandı ve 2004 yılından bu yana Almanya’da yaşıyor ve çalışıyor.



3 Yorum »

  • doğa öz dedi:

    ülkem için acı duyuyorum

  • hazret bayazıt dedi:

    Birbiri ardına can verip gittiler,atalarının şarkılarını söyleyerek .çocuklarına miras bırakarak şiirlerini,onca ihanetin ve vurdumduymazın ifadesiz bakışları arasında,özgürlük haykırışlarıyla sarıldılar ölüme.300 yıllık kavganın üstüne ihanet binaları inşaa ederken birileri,kardeşinin celladına uşak olurken omurgasızlar,birileri iştahla ve onursuzca alkış tutarken satılanlara.namussuzlukta yarış yaparken domuz yavruları!!!vatanımın dağlarında boyun eğmeyenlerin şarkıları söylenir yine….

  • hazret bayazıt dedi:

    Toprağa düşenler için acı duyuyorum…emanetleri fırsatçı dalkavukların dilinde kılıktan kılığa sokuldu.

Bir yanıt bırakın!

Aşağıya bir yorum ekleyin veya kendi sitenizden trackback yapın. İsterseniz RSS ile de yorumları takip edebilirsiniz.

Yorum yazmadan önce lütfen kuralları okuyunuz...

500 karakter kaldı.

Yorum yaparken kullanabileceğiniz etiketler:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Bu sitede Gravatar kullanabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi ve üyelik için Gravatar sitesini ziyaret ediniz.