Teavün mü, Tezyif mi? Tekâmül mü, Tenekküs mü?
Bismillahirrahmanirrahim !
“Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Kur’an-ı Kerim 11/113)
Bir Müslümanın sözü, hakikati örttüğü ölçüde değil; hakikate şahitlik ettiği ölçüde kıymetlidir. Bu sebeple “Teavün ve Tekâmül” başlıklı yazıyı okurken akla gelen ilk soru şudur:
Bu yazı gerçekten hakikati mi anlatmaktadır, yoksa hakikatin rahatsız edici kısmını görünmez kılarak belirli bir siyasî amaca mı hizmet etmektedir?
Yazının tamamı boyunca “anavatan“, “teavün“, “tekâmül“, “feraset“, “aidiyet” ve benzeri kavramlar kullanılmakta; ancak Çeçen halkının son otuz yılda yaşadığı büyük felaketlerin esas sorumluları ve bu felaketlerin günümüzde devam eden sonuçlarına hiç değinilmemektedir.
Uzak geçmişi bırakın, son otuz yılda yüz binlerce soydaşımız öldürüldü. Yüzbinlerce insan yurdundan edildi. Köyler, şehirler, aileler dağıldı. İnsanlar kaybedildi, işkence gördü, sürgüne zorlandı. Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce Çeçen hâlâ mülteci statüsünde hayat mücadelesi vermekte. Daha da önemlisi, baskı ve korku iklimi tamamen ortadan kalkmış değil.
Bütün bunlar ortadayken, Çeçen halkının yaşadığı trajedileri “geçmişe takılı kalmak” olarak sunmak hakikate karşı, hakka karşı haksızlıktır.
“Hakkı batıl ile karıştırıp, bile bile hakkı gizlemeyin.” (Kur’an-ı Kerim 2/42)
Çünkü hafıza başka şeydir, kin başka şeydir. Adalet talebi başka şeydir, intikam duygusu başka şeydir. Mazlumun hakkını savunmak başka şeydir, geçmişe saplanıp kalmak başka şeydir. Bugün mesele geçmişe takılıp kalmak değil; geçmişte ve bugün yaşanan zulümlere karşı adil ve vicdani bir duruş sergilemektir.
Yazının yazıldığı zamanlama ise ayrıca dikkat çekicidir.
Çünkü bu metin, Çeçenya’daki mevcut yönetimin resmî davetiyle gerçekleştirilen ziyaretlere diaspora içinde yükselen eleştirilerin hemen ardından kaleme alınmıştır.
Bu nedenle metnin, yalnızca teorik bir diaspora-anavatan değerlendirmesi olmadığı; aynı zamanda söz konusu ziyaretlerin meşruiyetini güçlendirme ve diasporadaki tepkileri yumuşatma amacı taşıdığı açıktır.
Oysa;
Hiç kimse Çeçenlerin ata yurdunu ziyaret etmesine karşı değildir. Hiç kimse insanların kendi köklerini, tarihini ve akrabalarını görmesine itiraz etmez.
Ancak burada bilinçli olarak birbirine karıştırılan iki ayrı mesele vardır:
Birincisi Çeçenya’yı ziyaret etmek. İkincisi ise mevcut siyasî düzenin uluslararası meşruiyet üretme çabasına katkı sunmak. Bu ikisi aynı şey değildir.
Bir insan ata vatanını sevmesi, akrabalarını ziyaret etmesi, kültürüne sahip çıkması başka şey, bunu zulüm karşısında susmasının, haksızlıkları görmezden gelmesinin, mağdurların feryadına kulak tıkamasının, halk ile yönetimi birbirinden ayırmamasının gerekçesi yapması başka şeydir. Asıl mesele de budur.
Yazının en dikkat çekici taraflarından biri ise yoğun dinî terminoloji kullanmasıdır.
Oysa İslam’ın temel ölçüsü, güçlüden yana olmak değil, haklıdan yana olmaktır.
Kur’an-ı Kerim, müminlere adaleti, haksızlığa ve zulme karşı gelmeyi, hakkı ayakta tutmayı emreder. Müslüman, mazlumun kim olduğuna bakmadan onun yanında durmakla, zalimin kim olduğuna bakmadan da haksızlığa karşı çıkmakla yükümlüdür.
Çünkü;
“…Allah zalimleri sevmez.” (Kur’an-ı Kerim 3/57)
Bu sebeple dinî kavramların, siyasî meşruiyet üretmek için kullanılması son derece tehlikelidir.
“Teavün” zalime sessiz kalmak değil, mazlumla dayanışmaktır.
“Tekâmül” hafızayı silmek, tarihini unutmak, inkar etmek değil, tarihini, şehitlerini unutmadan bir gelecek inşa etmektir.
“Kardeşlik” mazlumun feryadını duymazdan gelmek değil, zor gününde onun yanında durabilmektir.
“Feraset” ise gücü hakikat zannetmek değil, doğruluğu, adaleti, iyiliği görebilmektir.
Eğer ortada zulüm varsa, Müslümanın görevi bunları görmezden gelmek değil dile getirmektir.
Eğer ortada mağdurlar varsa, Müslümanın görevi onları susturmak değil yardım etmektir.
Eğer ortada bir halkın yaşadığı büyük acılar varsa, son otuz yılda yüzbinlerce kişi hala vatanından ayrı yaşamak zorundaysa, Müslümanın görevi bunları “geçmişe takılmak” diye küçümsemek değil; adaletin gerçekleşmesi için çaba göstermektir.
Diasporanın ihtiyacı hafızasını kaybetmek, hakikati unutmak, yaşanan acıları inkâr etmek, herkesin önünde şehitlerine yapılan hakaretleri sessizce dinlemek değil, değerlerine, tarihine, şehitlerine sahip çıkmaktır.
İhtiyaç duyulan şey; halk ile iktidarı, vatan ile rejimi, aidiyet ile propagandayı birbirinden ayırabilecek ahlâkî berraklıktır.
Çünkü bir Müslümanın görevi güç sahiplerini rahatlatmak değil, hakikate şahitlik etmektir.
Ve hakikate şahitlik “eyyamcılık” ile değil, “ilkeli bir duruşla, doğruları yazmakla” yerine getirilir.
Musa
Tweet








Bir yanıt bırakın!