Mülteci Hukuku’ nun Tarihsel Gelişimi

I. Uluslararası Mülteci Hukuku

Dünya tarihinde mülteci ve sığınmacı sorunu çok eski tarihlere dayanmaktadır. Bugün çeşitli bölgesel ve uluslararası anlaşmalarla sınırlarının belirlenmeye çalışıldığı mülteci hukukunun kaynağında, özellikle I. ve II. Dünya Savaşları neticesinde mağdur olan milyonlarca kişinin mağduriyetlerinin giderilmesi ve bu kişilere sığınabilecekleri bir ülke bulma çabaları yatmaktadır. Mülteci hukukunun ortaya çıkmasında temel etken olarak I. ve II. Dünya Savaşları ve Avrupa kaynaklı hareketler gösterilebilir, ancak mülteci hukukunun gelişiminde yakın tarihlerdeki Avrupa dışı kaynaklı kitlesel olaylarında etkisi büyüktür. Örneğin, Ruanda ve Tanzanya´daki Mozambikli mülteciler, Hindistan’ daki Bengalli mülteciler, Vietnam ve Kamboçyalı mülteciler, İran devrimi sonrası ülke dışına kaçan rejim muhalifi mülteciler, 1979 yılında yaşanan işgal girişiminden sonra Afganistan’ dan kaçan mülteciler, Körfez Savaşı’ ndan sonra Irak’ tan kaçarak İran’ a ve Türkiye’ ye sığınan Kürt mülteciler, Sırp işgali ve soykırımı nedeniyle Bosna-Hersek ve Kosova’ dan kaçan mülteciler, Sudan’ ın Darfur bölgesinde yaşanan kriz nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan mülteciler, 1996 yılından bu yana işgal altında bulunan ve soykırıma maruz kaldıklarından ülkelerini terk eden Çeçenler, Ortadoğu’ da İsrail’ in politikaları nedeniyle mülteci konumuna düşen Araplar ve son olarak Amerika Birleşik Devletleri’ nin Irak’ ı işgali ile bu bölgeden kaynaklanan mülteciler.

Kısaca değinildiği üzere, mülteci hukukunun kaynağında ve gelişiminde Avrupa kaynaklı ve Avrupa dışı kaynaklı kitlesel hareketleri görmekteyiz. Bu nedenle de uluslararası arenada mülteci sorununa çözüm bulmak için yapılan çalışmaları kabaca iki dönemde değerlendirebiliriz: Birinci dönemi, I. Dünya Savaşı ile başlayıp II. Dünya Savaşı’ nın ortaya çıkmasına kadar geçen süreç olarak ifade edebiliriz. İkinci dönem olarak ise, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan mülteci sorunu karşısında, devletlerin bu soruna çözüm bulma çabaları ile başlayan ve günümüze kadar halen devam eden süreci niteleyebiliriz.

I.1. I. ve II. Dünya Savaşları Arasında Mülteciler Konusunda Yapılan Çalışmalar

I. Dünya Savaşı’ndan sonra mültecilere yardım etmek için çeşitli çalışmalar başlatılmıştır. Bu çalışmaların içerisinde önem arz eden ilk çalışma, Uluslararası Kızılhaç Örgütü’ nün 1921 yılında Rus mültecilere yardım etmek amacıyla Milletler Cemiyeti’ ne yaptığı başvuru üzerine yapılmıştır. Uluslararası Kızılhaç Örgütü’ nün başvurusunun ardından Milletler Cemiyeti ülkelerini terk etmek zorunda kalan, açlık ve kıtlık içerisinde bulunan 1 milyon kadar Rus mülteciye yardım edilmesine karar vermiş ve bu konuda da Fridjof Nansen isimli bir Norveçliyi Yüksek Komiser olarak atamıştır. Nansen, 1921 ve 1930 yılları arasında bu mültecilerin hukuksal statüleri, istihdam edilmeleri ve ülkelerine geri dönmeleri konusunda çalışmalar yürütmüştür. Milletler Cemiyeti, 1931-1935 yılları arasında Almanya’ yı terk etmek zorunda kalan Yahudi ve diğer mülteciler için ise Amerikalı James McDonald isimli bir Yüksek Komiser atamıştır. Almanya’ da Nuremberg Yasası’ nın kabul edilmesi ile Yahudilere yapılan zulmün artması karşısında etkin bir rol oynamayan Milletler Cemiyeti’ ni protesto eden McDonald görevinden ayrıldıysa da mülteci hukuku açısından önemli bir noktaya değinmiştir. McDonald, mülteci hareketlerinin temelindeki nedenler ile ilgilenilmesi gerektiğini ve bu amaca ulaşmak için de siyasal girişimlerde bulunulması gerektiğini ortaya atan ilk kişi olmuştur.

Yine 1922 yılında Türk-Yunan Savaşı sırasında mülteci konumuna düşen milyonlara, I. Dünya Savaşı sonrasında 1926 yılında Rus ve Ermeni mülteciler ile 1936 yılında Alman mültecilere uluslararası koruma sağlanması amacıyla Milletler Cemiyeti’ nin çeşitli çalışmaları olmuştur. Hatta, Almanya’ dan gelen mültecilerle ilgili olarak 1938 yılında Almanya’ dan Gelen Mültecilerin Durumlarına İlişkin Sözleşme kabul edilmiştir.

Bu yıllarda Milletler Cemiyeti’ nin çalışmalarında kişilerin mülteci statüsünden yararlanabilmesi için iki koşul gerekiyordu. Bunlardan birisi, asli ülkesi dışında olmak, diğeri ise, herhangi bir ülkenin ya da hükümetin koruması altında bulunmamaktı. Mülteci statüsü almak isteyenlerin bu iki koşula sahip olması gerekli ve yeterliydi.

II. Dünya Savaşı’ nın başladığı yıllarda, Almanların saldırgan tutumları nedeniyle, Avrupa’ da milyonlarca insan yaşadıkları ülkeleri terk etmek zorunda kaldı. Bu mültecilere yardım etmek amacıyla savaş devam ederken 1943 yılında, Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi (UNRRA) kurulmuştur. Bu kuruluşu finanse eden Amerika Birleşik Devletlerinin mali yardımı kesmesi nedeniyle, 1947 yılında UNRRA ortadan kalkmıştır.

I.2. II. Dünya Savaşı Sonrası Mülteciler Konusunda Yapılan Çalışmalar

II. Dünya Savaşı’ nda yaşanan acı tecrübeler, savaş sona ermiş olmasına rağmen mülteci sorunun devam ediyor olması devletleri bu konuda çalışmalar yapmaya zorladı. Özellikle yakın geçmişte ortaya çıkan Avrupa dışı kaynaklı kitlesel nüfus hareketleri sebebiyle, bölgesel çalışmaların yanı sıra uluslararası toplumda mülteciler konusunda sonuç doğuracak çalışmalara ağırlık verilmeye başlandı. Ancak bu dönemde dikkati çeken nokta, Batılı devletlerin, “mülteci” tanımının daraltılması gerekliliği üzerinde durmasıdır. Kavramın geniş yorumlanması halinde mültecilere yardım yükünün altından kalkmayacağını düşünen devletler yasal metinlere sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Bu durum yasal metinlerin her ülkeye göre farklı yorumlanmasına sebep olmuş ve uygulamada ülkeden ülkeye farklıların oluşmasına neden olmuştur.

I.2.1. Uluslararası Mülteci Örgütü

II. Dünya Savaşı’ nın ortaya çıkardığı Avrupalı mülteciler konusunda görev yapmak üzere 1947 yılında üç yıllık geçici bir süre için kurulan uluslararası bir örgüttür. Uluslararası Mülteci Örgütü, mülteci sorununun her safhasında sorunun çözümü için uğraşmış, üç yıl olarak takdir edilen ömrünü ise resmi olarak 1952 yılında tamamlayarak yaklaşık beş yıl görev yapmıştır.

Uluslararası Mülteci Örgütü’ nün kurucu yasasında temel amacını “mültecilerin kendi ülkelerine ya da daha önce ikamet ettikleri ülkelere muhtemel geri dönüşlerini her açıdan teşvik ve yardım etmek” olarak açıklamıştır. Ancak, genel kurulda alınan karar bir karar ile “geçerli bir nedeni olan hiçbir mültecinin ya da yerinden edilmiş kişinin menşei ülkesine geri dönmeye zorlanamayacağı” şeklindeki ifade ile mültecilerin zulüm görme riski olan menşe ülkelere gönderilmemesi sağlanmıştır. Bu karar doğrultusunda da genel olarak menşe ülkeye göndermek yerine üçüncü ülkelere yerleştirme usulü benimsenmiştir.

Uluslararası Mülteci Örgütü’ nün kurucu yasası “mülteci” kavramını ilk defa kodifiye eden uluslararası sözleşme olma özelliğini bünyesinde taşımaktadır. Sözleşmede, mülteci tanımının yanı sıra mültecilere sağlanacak korumada yer almaktadır. Sözleşmede yer alan tanıma göre mülteci, “Temelde ırk, tabiiyet, politik düşünce ve dini inançları nedeniyle zulüm gören ya da tabiiyetinde bulunduğu devlet tarafından koruma imkanı bulunmayan kişiler” olarak belirlenmiştir.

I.2.2. Birleşmiş Milletler Mültecilik Yüksek Komiserliği’ nin Kurulması

Geçici bir süreli ve görev alanı daraltılmış olarak kurulan Uluslararası Mülteci Örgütü her ne kadar Avrupa’ daki mülteci sorununu çözmeye çalışsa da, aynı dönemde Çin’ de Mao Zedong’ un zaferi, Kore Savaşı, 1947’ de Hindistan’ ın bölünmesi gibi çeşitli sebeplerden ötürü dünyanın çeşitli bölgelerinde mülteci sorunu varlığını sürdürmeye devam etmekteydi. Gün geçtikçe bölgesel olmaktan çıkan ve dünyanın her yerinde baş göstermeye başlayan büyük ölçekli mülteci sorununa, Birleşmiş Milletler çatısı altında kalıcı bir örgüt kurmak gerektiği fikri ağırlık kazanmaktaydı. Sovyetler Birliği ve diğer komünist rejimlerin böylesi bir örgütün kurulmasına karşı çıkmasına, Amerika Birleşik Devletleri’ nin sürekli değil geçici bir örgüt kurulması fikrini savunmasına rağmen, mülteci sorununun asıl yükünü çeken Avrupa devletlerinin, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerin ısrarlı çabaları neticesinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1949 yılında 1 Ocak 1951 tarihinden itibaren üç yıl süreyle “Birleşmiş Milletler Mültecilik Yüksek Komiserliği” nin kurulması kararını aldı. İlk komiser olarak ta Gerrit Jan van Heuven Goedhart atandı. 1950’ de kabül edilen BMMYK Tüzüğü ile, Yüksek Komiser’ in görev ve sorumlulukları belirlenmiştir. Komiserliğin geçici niteliği halen devam etmekte olup, 1956 yılından bu yana beş yıllık görev uzatmaları ile çalışmalarına devam etmektedir.

BMMYK üstlendiği temel görevleri yerine getirirken iki aşamalı bir yol izlemektedir. Birinci aşamada, mültecilere uluslararası koruma sağlamayı çabalamakta; ikinci aşamada ise, hükümetlere sağlanacak yardımlar yoluyla mültecilerin gönüllü geri dönüşlerini ya da yeni topluluklarla entegrasyonlarını sağlamaya çalışmaktadır.

BMMYK ilk günlerinde ABD’ nin kaynak sağlamakta isteksiz davranması sebebiyle sıkıntılı dönemler geçirmiştir. Ancak, 1950 yılında ABD Kongresi’ nde ulusal fonların demir perde ülkelerinde kullanılmasının veto edilmesi ile ABD, BMMYK’ ya yardım etmeye başlamıştır. BMMYK sahip olduğu kısıtlı bütçe ile mülteci sorununun mali yükü altından kalkması imkansızdır. Bu sıkıntıyı giderebilmek için de uluslararası yardım kuruluşlarından ciddi miktarlarda yardımlar temin edilmiştir. Ayrıca, devletlerde zamanla BMMYK’ ya yaptığı yardımları arttırmıştır.

Dünyada mülteci sorunu her geçen büyüdüğü gibi BMMYK’ da büyümesini sürdürmüştür. Başlangıçta ciddi mali problemleri olan kuruluş bugün 1 milyar $ lık bütçesi ile dünyanın farklı bölgelerinde mülteci sorununa kalıcı çözüm üretmek için çalışmalarına devam etmektedir. BMMYK mültecilere, koşulların uygun olması halinde kendi ülkelerine geri dönmeleri konusunda, koşullar uygun değil ise, bu kişilerin sığınma ülkesinde entegrasyonları ya da ikinci bir sığınma ülkesine yerleştirilmeleri konusunda yardımcı olmaktır.

BMMYK’ nın ilgi alanına (himaye kapsamına) giren kişiler şu şekilde sınıflandırılabilir:

  • 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi kapsamına giren kişiler,
  • Çatışma veya kamu düzenindeki ciddi rahatsızlıklar nedeniyle kaçan kişiler(Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi veya Cartega Bildirisi gibi bölgesel örgütlerde mülteci olarak tanınan kişiler),
  • Geri dönüş yapan kişiler,
  • Vatansız kişiler,
  • Savaş öncesi kabul edilen uluslararası düzenlemeler kapsamına giren kişiler,
  • Bazı durumlarda ülkesinde yerinden edilmiş kişiler.

Görüldüğü üzere BMMYK’ nın ilgi alanına giren kişilerin kapsamı son derece geniş tutularak mülteci sorununun çözümünde aktif bir rol oynaması amaçlanmıştır. Bugün BMMYK’ nın ilgi alanına giren kişi sayısının 30 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir.

I.3. 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsü’ ne Dair Cenevre Sözleşmesi

Uluslararası mülteci hukukuna temel teşkil eden belge, belki de mülteci hukukunun Magna Carta’ sı olarak ifade edilebilecek belge şüphesiz 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ dir. BMMYK’ nın kuruluş aşaması ile paralel devam eden çalışmalar neticesinde, mülteci kavramı üzerindeki yoğun tartışmalarla birlikte 1951 yılında kabul edilen sözleşme ancak Nisan 1954’ te yürürlüğe girebilmiştir.

Sözleşme 46 maddeden oluşmakta, eğitim, sosyal güvenlik, çalışma, barınma, belge sahibi olma ve hareket serbestliği gibi konularda tanınan hakları düzenlemektedir.

Sözleşmenin hazırlanması sırasında tartışmaların merkezinde mülteci kavramı bulunuyordu. ABD, kapsamlı bir mülteci tanımlamasının olmasına karşı çıkıyor, tarihsel süreçlerinde mülteciliğin anlamını yaşayarak öğrenen Avrupa ülkeleri ise, daha geniş bir tanımlamadan yana tavır sergiliyordu. Sonunda “haklı bir nedene dayanan zulüm korkusu” üzerine oturmuş bir mülteci kavramı üzerinde uzlaşılabildi. Ancak sözleşme, hem bir uzlaşı neticesinde ortaya çıkmış olması hem de çok sayıda ülke tarafından imzalanmış olması sebebiyle iki önemli istisna ile vücut buldu.

Sözleşmenin 1.maddesinin A fıkrasının 2.bendindeki mülteci, “1 Ocak 1951’ den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı nedenlerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen herkes” olarak tanımlandı. Sözleşmenin 1.maddesinin B fıkrası ise yukarıda geçen “1 Ocak 1951’ den önce meydana gelen olaylar sonucunda” ifadesinin ne anlama geldiğini açıklamaktadır. Buna göre bu ifadeden, “a. 1 Ocak 1951’ den önce Avrupa’ da meydana gelen olaylar, b. 1 Ocak 1951’den önce Avrupa’ da ya da başka bir yerde meydana gelen olaylar.” anlaşılmaktadır.

Sözleşmenin madde metninden anlaşıldığı üzere, mülteci kavramı tarihsel ve coğrafi açılardan daraltılmıştır. Tarihsel daraltma ile, şartları tamamen uygun olsa dahi 1 Ocak 1951’ den sonra kişilerin mülteci olmasını engellemektedir. Coğrafi daraltmada ise imzacı devletlere opsiyon tanınmış istenirse Avrupa ile sınırlandırabilme imkanı verilmişti ve istenirse sınırlama olmayacaktı. Coğrafi tanımlamadaki daraltıcılığı taraf devlet isterse daha sonra göndereceği bir nota ile kaldırabilecekti.

Sözleşmenin diğer bir önemli eksikliği ise “sığınma hakkı”ndan söz etmiyor olmasıdır. Oysa, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ nin 14.maddesinde sığınma hakkının varlığından söz edilmektedir. Sığınma hakkı tanınmamasına rağmen, sözleşmenin 33.maddesinde yer alan, mültecinin zulüm görme riski olan yere geri gönderilmemesi (non-refoulement) ilkesinin yer alması mülteciler açısından önemli bir kazanımdır.

I.4. 1967 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsü’ ne Dair Protokol

1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi, mültecilere bir takım haklar tanımış olsa da tarihsel ve coğrafi açıdan taşıdığı daraltıcı hükümler nedeniyle, dünyada hızla artan mülteci sorununa çözüm bulmakta yetersiz kalmaya başlamıştı. Bu gelişmeler ışığında BMMYK’ nın girişimleriyle Mültecilerin Hukuksal Statüsü’ ne Dair bir protokol hazırlamış, yapılan çalışmalar neticesinde de BM Genel Kurulu’ nun 16 Aralık 1966 tarihinde protokolü kabul etmiş ve 2 Ekim 1967 tarihinde de yürürlüğe konulmuştur.

Bu protokol ile 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ nde “1 Ocak 1951 tarihinden önce meydana gelen olaylar” ifadesi kullanılarak mülteci kavramını tarihsel açıdan daraltan unsur kaldırılmış ve “her şahıs” ifadesi eklenerek maddenin kapsamı genişletilmiştir.

Coğrafi daraltma konusunda ise 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ ni imzalayan devletlere önceki tercihlerini sürdürme konusunda imkan sağlanmıştır.

I.5. 1967 Tarihli Birleşmiş Milletler Ülkesel Sığınma Bildirisi

Birleşmiş Milletler bünyesinde sığınma hakkına ilişkin 1959 yılında başlayan çalışmalar ancak 14 Aralık 1967 yılında BM Genel Kurulu tarafından oybirliği ile oylanan “BM Ülkesel Sığınma Bildirisi” nin kabulü ile tamamlanabilmiştir.

Bildiri, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ nin 14.maddesinde düzenlenen sığınma hakkının barışçıl ve insani bir eylem olduğu, dolayısıyla başka bir devlet tarafından düşmanca bir eylem olarak kabul edilemeyeceği gibi sığınmayla ilgili bir takım ilkeleri bünyesinde barındırmaktadır.

Bu bildirinin önemi ise, 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ nde ve 1967 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Protokol’ de değinilmemiş olan “sığınma hakkı”na ilişkin olması, tavsiye niteliğinde olmasına rağmen bir takım ilkeler ortaya koymasıdır.

I.6. Diğer Uluslararası Düzenlemeler

Sırayla açıklamaya çalıştığımız uluslararası düzenlemeler dışında dolaylı olarak ta olsa mülteci ve sığınmacılar konusunda başkaca bazı uluslararası yasal düzenlemeler bulunmaktadır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi; Savaş Zamanında Sivil Kişilerin Korunmasına İlişkin 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmesi; Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi; İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme; Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme; Kadınlara Yönelik Her Tür Ayrımın Kaldırılmasına İlişkin BM Sözleşmesi; Çocuk Haklarına İlişkin BM Sözleşmesi; Vatansızlığın Önlenmesine İlişkin Sözleşme gibi içerdikleri kimi maddelerden ötürü sığınmacılar ve mülteciler konusunda uluslararası yasal düzenlemelerden kabul edilebilir.

II. Bölgesel Çalışmalar

Mülteciler kimi zaman çeşitli bölgelerde önemli bir sorun oluşturmakta ve mülteci sorununun çözümü için kabul edilen uluslararası sözleşmeler yetersiz kalmaktadır. İşte bölgesel mülteci problemlerinin çözümü için de, 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ nden sonra hazırlanan bölgesel düzenlemelerde 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ ndeki tanımlar ve standartlar esas alınmış, ancak bölgenin ihtiyaçlarına göre bunlar kısmen geliştirilmiştir.

Bölgesel Sözleşmelere örnek vermek gerekirse,

Asya Afrika Hukuksal Komitesi nin 1966 yılında Bangkok’ ta yaptığı oturumda kabul ettiği Mültecilere Karşı Muameleye İlişkin İlkeleri’ nde, mülteci tanımı 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi ile hemen hemen aynı olup, “ırk” ifadesinin yanı sıra “renk” ifadesine de yer verilmiştir.

1977 tarihli Avrupa Konseyi Ülkesel Sığınma Bildirisi de kendinden önceki mülteci sözleşmelerine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(AİHS)’ ne atıf yaparak taraf ülkelere gelen kişilere sığınma hakkı tanımalarını belirtmektedir. Bildiride, 1951 Sözleşmesi’ ndeki tanımın yanı sıra “insancıl nedenlerle” sığınma talebinde bulunan kişilere de sığınma hakkının verileceğini açıklaması, 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ nin boyutlarını aşmakta ve büyük bir önem taşımaktadır.

II.1. 1969 Tarihli Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi

Afrika’ da yüzyıllarca süren sömürge döneminin sona ermesinden sonra ortaya çıkan çatışmalar neticesinde milyonlarca insan ya kendi ülkesinde yer değiştirmek ya da diğer ülkelere sığınmak zorunda kalmıştır. Soruna çözüm olarak, 10 Eylül 1969 tarihinde Addis Ababa’ da Afrika Birliği Örgütü(ABÖ) Afrika’ da meydana gelen özel mülteci hareketlerinin karakterleri göz önüne alarak, “Afrika’ daki Mülteci Sorunlarının Özel Yönlerini Düzenleyen 1969 ABÖ Sözleşmesi”ni kabul etmiştir. Bu sözleşmenin en büyük özelliği, yasal bağlayıcılığı olan tek bölgesel sözleşme olmasının yanında, mülteci tanımında 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ ne ilave olarak mültecilerin haklarına ilişkin bir takım özel düzenlemeler içermesidir. Ayrıca bu sözleşmede sığınma kavramına da yer verilmiştir.

II.2. 1984 Tarihli Cartagena Mülteciler Bildirisi

1980’ lerde Orta Amerika ülkelerinde meydana gelen iç savaşlar neticesinde bölgede milyonlarca insanın yerlerinden edilmiştir. Orta Amerika’ da yaşanan bu mülteci krizine son vermek amacıyla, 19-22 Kasım 1984 tarihleri arasında Cartagena/Kolombiya’ da Orta Amerika, Meksika ve Panama’ daki mültecilerin sorunları hakkında BMMYK’ nın öncülüğünde bir konferans düzenlenmiş ve sonucunda yayınlanan Cartagena Mülteciler Bildirisi’ nde Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi ve Amerikan İnsan Hakları Komisyonu raporlarına atıf yapılmış, 3. maddesinde mülteci tanımının 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Protokol tanımlarının yanı sıra, “yaygın şiddet, dış saldırı, iç çatışmalar, yaygın İnsan Hakları ihlalleri ya da kamu düzenini ciddi olarak bozan diğer durumlardan dolayı hayatları, güvenlikleri ya da özgürlükleri tehdit altında olduğu için ülkelerinden kaçan kişileri de” kapsadığı deklare edilmiştir.

Cartagena Bildirisi’ nin ülkeler bakımından herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Ancak Amerikan Devletleri Örgütü Genel Kurulu’ nda gündemde tutulan ve başvurulan bir metin olarak önem arz etmektedir.

II.3. Avrupa Birliği’ nde Mülteci Hukuku

Tarihler boyunca uzun süren savaşlarla birçok insanını kaybeden Avrupalı liderler bu duruma son vermenin ve barış içerisinde yaşamanın tek yolunun ekonomik ve siyasi yönlerden birleşmeden geçtiğine inanmaktaydı. Bu amaç doğrultusunda kömür çelik anlaşmaları ile başlayan ekonomik işbirliği zamanla gelişim göstererek 1992 yılında imzalanan Maastricht Anlaşması ile Avrupa Birliği adı altında ekonomik ve siyasi alanda bölgesel bir güç oluşmasını sağladı. Bu sebeple Avrupa Birliği Mülteci Hukuku’ nu değerlendirirken Maastricht Anlaşması bir dönüm noktası olarak kabul edilmelidir. Avrupalı devletler arasındaki ortak çalışmalar 1950 li yıllardan bu yana devam ettiğinden Maastricht Anlaşması öncesi dönemi de Avrupa Birliği Mülteci Hukuku konusu içerisinde incelemek daha yararlı olacaktır.

II.3.1. Maastricht Anlaşması Öncesi

II.Dünya Savaşı sonrası savaşın yıkıcı etkilerini ortadan kaldırabilmek ve ekonomik açıdan gelişebilmek için Avrupalı ülkeler ihtiyaç duydukları işgücünü göçmenlerle karşılamaya çalıştılar. Ancak, 1970 lerde başlayan ekonomik krizler, Balkanlar’ da mülteci üreten sorunların çoğalması gibi sebeplerden ötürü bir dönem mülteci kaynağı olan Avrupa devletleri artık mülteci çeken devletler konuma yerleştiler. Kitlesel ve bireysel insan hareketleri karşısında önlem almak isteyen Avrupa devletleri önce vize sistemine geçti daha sonra ise ortak sınır üzerinde çalışmalara başladı. 1990 yılında imzalanan ve kişilerin serbest dolaşımına ilişkin düzenlemeler içeren Schengen Sözleşmesi ile sığınma ve göçe ilişkin bir takım düzenlenmeler de yapılmıştır.

Schengen Sözleşmesi’ nin 23-38.maddelerinde sığınma başvuruları ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Sözleşme hazırlanırken en fazla tedirginliği neden olan konu iç sınırların kalktığı bir ortamda birden fazla iltica talebinin aynı anda ya da sırayla yapılmasının nasıl önüne geçileceğiydi. Sözleşmenin 30.maddesi sığınma başvurularını incelemekle görevli ülkeyi gösteriyordu ve böylelikle bu problemin önüne geçilmişti. Ayrıca sözleşme ile, geri kabul etme yükümlülüğü, insani nedenlerden ötürü sığınma talebinin başka bir devlet tarafından incelenmesi, taraf ülkeler arası bilgi alışverişi gibi konular düzenlenmiştir.

Avrupa Topluluğu Üye Devletlerden Birinde Yapılan İltica Başvurularının İncelenmesinden Sorumlu Devletin Belirlenmesine İlişkin Dublin Sözleşmesi 1990 yılında imzalanmış olmasına rağmen yürürlüğe ancak 1997 yılında girebilmiştir. Bu sözleşme ile sığınma ve göç konuları detaylı olarak düzenlenmiştir. Bu sözleşmede “Aile Birleşmesi” kavramı ortaya atılmış, güvenli üçüncü ülkeye geri gönderme konusu belirlenmiş, Schengen Sözleşmesi gibi Adalet Divanı’ nın yargısal kontrolü dışında bırakılmış ancak 18.maddesinde düzenlenen ve 18.madde komitesi olarak anılan bir komite vasıtası ile sözleşmenin uygulanması ve yorumlanmasına ilişkin genel nitelikli her türlü mesele incelenmektedir.

II.3.2. Maastricht Anlaşması Sonrası

Avrupa Birliği’ nin kurucu anlaşması olarak nitelenen Maastrich Anlaşması sonrasında da sığınma ve göç konuları yine önemli bir yer teşkil etmeye devam etmektedir.

1992 yılında Londra Kriterleri olarak ortaya atılan güvenli üçüncü ülke ve geri kabul anlaşmaları ile sığınmacı ve göçmenlerin bir bölümü Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerine gönderilmiş, böylelikle büyük bir yükten kurtulmuşlardır. Güvenli Üçüncü Ülke ile, 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Protokol’ ü imzalamış ülkeler kastedilmektedir. Geri Kabul Anlaşmaları ile, bu ülkelerden geçerek Avrupa Birliği’ ne giren ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan mülteci ve sığınmacıların, Avrupa Birliği’ ne ulaşmadan önce bu ülkelerde sığınma başvurusunda bulunabileceği ve uluslararası korumadan yararlanabileceği düşüncesi hayata geçirilmiştir. Şu anda Avrupa Birliği ile üçüncü ülkeler arasında yüzlerce geri kabul anlaşması imzalanmış durumda olup, bu ülkeler Avrupa Birliği açısından tampon ülke konumuna gelmiştir.

Ortak bir sığınma sistemine doğru ilerleyen birlik 1997 yılında imzalanan Amsterdam Anlaşması ile sığınma ve göç konusunda yeni adımlar atmıştır. Mayıs 1999’ da Amsterdam Anlaşması’ nın yürürlüğe girmesi ile birlikte sığınma konusunda yeni bir dönem başlamıştır. Aynı yıl Tampare’ de toplanan bir zirvenin sonuç bildirgesindeki başlıklardan birisi “Ortak Bir Avrupa Birliği Sığınma ve Göç Politikası” olmuştur.

1990’ lı yıllarda Bosna’ da ve Kosova’ da meydana gelen olaylar sebebiyle yüz binlerce insanın yerinden edilmiş olması ve büyük bir çoğunluğunun da Avrupa Birliği üyesi ülkelere sığınmış olması ve başvuruların belli ülkelerde yoğunlaşmış olması sebebiyle beş yıllık bir süre için Avrupa Mülteci Fonu kurulmuştur.

Avrupa Birliği’ nde sığınma başvurularının incelenmesinden sorumlu ülkeyi belirleyen Dublin Sözleşmesi’ nin hükümleri topluluklaştırılmış ve Dublin II olarak anılmaya başlayan sözleşmenin uygulanması ile ilgili bir de tüzük çıkarılmıştır.