Emin Olunmayan Köprü, Vebale Götürür
Diasporadaki kurumsal yapılarda tanınan bir simanın kaleme aldığı “Hitâmühû Misk” serlevhalı yazı; ayet ve hadislerle bitirilmiş, nezaketli bir üslupla kaleme alınmış olsa da, maalesef ana meselelerin etrafından dolanan, çerçevesini kendi çizdiği dar bir alanda usul savunması yapmaktan öteye geçemeyen bir metindir. Sözü bir ayet veya hadisle bitirmek elbette kıymetlidir; ancak asıl mesele, o kelamın ruhunu hayatın ve hakikatin tam merkezine yerleştirebilmektir.
Bahse konu metnin girişinde muharrir, tartışmayı bırakmanın erdemine dair nasslar hatırlatıyor. Evet, sınırlar bilindiği ve belirli bir seviye korunduğu sürece fikir teatisi iyidir; hatta kimsenin cesaret edemediği konuları konuşmak toplumsal bir kazançtır. Ancak usule dair bu nezaket esas meseleyi konuşmaktan kaçınmanın bir yolu hâline gelirse, orada hakikat zarar görür.
Lakin sormak gerekir: Yazarın “biz de biliyoruz, hissediyoruz” dediği Çeçenya gerçekleri tam olarak nedir? Eğer bizim bildiğimiz; işkenceler, yargısız infazlar, bir klanın koca bir ülkeyi kendi şahsi mülkü gibi yönetmesi, tepeden tırnağa hukuksuzluk ve insan onurunun ayaklar altına alınması ise… Bütün bunları bilmek, dinen bu yapıyla ilişki kurmayı, ona yaklaşmayı nasıl “vacip” ya da “meşru” kılabilir?
İslam ahlakı ve fıkhı, zalimle kurulan ilişkinin sınırlarını çizmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur” (Hûd, 113) buyrulurken; zulmü kurumsallaştıran, halkına baskı uygulayan bir yapıyla “akrabalık, ticaret, diyalog” adı altında temas kurmayı dini bir gereklilik gibi sunmak hangi basiretin karşılığıdır? Hakka taraf olmak, zulme karşı mesafeyi korumayı gerektirir.
Mamafih yazar eleştirilerin odağında duran en temel soruyu yine yanıtsız bırakmıştır: İşgal gölgesindeki bu rejim ve ona dolaylı ya da doğrudan sağlanacak olan meşruiyet meselesi. Söz konusu yapının işlediği suçlar ortadayken; kültürel etkinlik, gençlik kampı veya ziyaret adı altında atılan her adım, o rejimin değirmenine su taşımakta, imajını aklamaya hizmet etmektedir. Yazar bu meşruiyet üretimi riskine hiç değinmemekte, konuyu sadece “köprüleri açık tutmak” gibi basite indirgenmiş bir belagatla geçiştirmektedir.
Bunun da ötesinde, muharrir kendi yaklaşımının “toplumca genel kabul gördüğünü” iddia etmektedir. Bu iddia, işgal altındaki memlekette Ruslar eliyle kurulan kukla yönetimin “halkın %99,9’ı bizi destekliyor” söylemiyle büyük bir benzerlik taşımaktadır. Oysa kıymetli yazar, fildişi kulesinden inip kendi köyünde veyahut Türkiye’nin herhangi bir yerindeki bir Çeçen köyünde hemşehrileriyle çay içip sohbet etse hakikatı görecektir. Benim gördüğüm kadarıyla toplumumuz 30 yıl önce neredeyse, bugün de tam olarak orada durmaktadır. Diasporanın kahir ekseriyeti, Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’nin meşruiyetini tanımakta; işgal ile tesis edilen illegal yapıyı, işlediği suçları çok iyi bilmekte ve bu rejimle “iş tutulmasını”, ilişki geliştirilmesini asla tasvip etmemektedir. Toplumsal kabul, birkaç uzlaşmacı toplantıya katılanlardan ibaret değildir; halkın diri tuttuğu adalet hafızasıdır.
Münakaşayı terk etmek bir erdemdir, evet; ancak müsamaha adaletle, sulh ise hakikatle kaimdir. Temel meseleleri görmezden gelerek çizilen dar bir çerçevede sunulan bu “helalleşme ve vedalaşma” metni, maalesef vicdanlardaki soru işaretlerinin hiçbirini gidermemiştir. Niyetiniz bağları korumak olsa bile, durduğunuz zemin bir zalimin omuzlarıysa, o yoldan hayırlı bir yere çıkılmaz. İnsanın elinde kalan sadece aldığı vebal olur. Bu bakımdan yapılacak tercihlerin doğuracağı vicdani sorumlulukları da hesaba katmamız gereklidir.
Ömer
Tweet








waynakh online ailesi bu görüş ve düşünceleriyle sadece internet sitesi olarak değil sivil toplum kuruluşu olarak da diaspora da söz sahibi olmalıdır.
Bir yanıt bırakın!