Arşiv Belgeleri

Tozlanmış raflardaki Arşiv Belgeleri…

Çeçen Kültürü

Çeçen Dili ve Folkloru, Halk Dansları, Efsaneler, Öykü ve Masallar ile çeşitli kültürel bilgiler…

Çeviriler – Makaleler

Çeşitli Çeviri ve Makaleler…

Röportajlar

Ekibimizce Yapılmış Çeşitli Röportajlar…

Şarkı Sözleri

Sevdiğiniz Çeçence şarkıların sözlerine buradan ulaşabilir, dinleyebilir ve indirebilirsiniz.

Ana Sayfa » Çeviriler - Makaleler

Anzor Maskhadov: “Uzun Yolculuk”

Bu yazı 8 Mart 2011 Salı  tarihinde yazıldı. Şimdiye kadar 1.758 defa okundu.. Yorum Yok
Anzor Maskhadov: “Uzun Yolculuk”

Ailem anavatanından uzakta dünyaya geldi ve kaderimizde de hep bir yerden başka bir yere gitmek varmış. Belki de bu durum özellikle ülkesini seven insanlar için zor oluyor.

Dedem ve büyükannem Çeçenya’da dünyaya geldiler. 1944 yılında diğer Çeçenlerle birlikte Kazakistan’a sürgüne gönderildiler. Tüm ulus kendi topraklarından ve evlerinden çıkarıldı. Soğuk bir Şubat ayında yaşandı bunlar ve sürgün sırasında nüfusun yarısı hayatını kaybetti. Bu acı günleri yaşamış yaşlı kadınlar bugün bile olanları anlatırken gözyaşlarını tutamıyor. Erkekler paramparça olmuş yüreklerine rağmen kendilerini zor tutuyor; olanlar üzerine düşünmek dahi çok acı verici.

Babamın ve annemin doğdukları yer Kazakistan’dı ve ancak 1957 yılında Çeçenlerin kendi ülkelerine geri dönmelerine izin verildi. Ebeveynlerim anavatanlarında tanınan ailelere mensuptular. Babam okulunu tamamladıktan sonra, 1969 yılında Tiflis Yüksek Topçu Sınıfı Okulu’na başlamak üzere Gürcistan’a gitti. Bu okuldan yüksek bir dereceyle mezun olurken, bu dönem içerisinde annemle de dünya evine girdiler. Ardından ilk görev yeri olan Sovyetler Birliği’nin güneyindeki Primorsky eyaletine gittiler. Orada Çin sınırında bulunan büyük Khanka Gölü’nün kıyısındaki Platonovka Köyü’nde yaşadılar. Köyün çevresinde güzel dağlar vardı. Ben de burada dünyaya geldim, 18 Kasım 1975’te. Çok küçük olmama rağmen, çocukluğumun ilk dönemlerinden bazı anları hatırlıyorum. Yaşadığımız küçük ahşap evi ve içinde koşturduğum bahçesini hayal meyal anımsıyorum. Komşularımızdan birisinin erkek çocukları vardı ve ben sürekli onlarla oynardım. Ayrıca babamın beni Khanka Gölü’ne götürdüğünü ve orada yıkandığımızı hatırlıyorum o dönemden. Hayatla ve beni çevreleyen dünyayla tanışıklığım bu şekilde başladı.

1978 yılında Leningrad’a gittik ve orada babam Kalinin Topçu Askeri Akademisi’ne başladı. O zaman henüz dört yaşında olmama rağmen, Leningrad’daki yaşantımızı çok net bir şekilde hatırlıyorum. Ebeveynlerim sıklıkla beni sirke, hayvanat bahçesine ve müzelere götürürdü ve bazen de Neva’da botla gezintiye çıkardık. Hermitage ve Petropavlosky Kalesi’ni de anımsıyorum.

Babamın askeri akademideki eğitimi 1981’in sonlarına doğru tamamlandı ve görevi gereği hiç bilmediğimiz Macaristan’a gittik. Macaristan’da ilkokula başladım ve şimdilerde İsveç’te yaşayan kız kardeşim Fatima orada doğdu.

Kendi evimize sahip olmanın bizim için anlamı çok büyüktü. Yaşantımızın büyük bir bölümü de evle bağlantılı geçti. Babam, Çeçen misafirperverliğini öğretti. Babam, eğer evde misafirler ya da eş dost varsa, onları selamlamaya çıkmamı, sağlıklarının ve işlerinin yolunda olup olmadığını, yolcuklarının nasıl geçtiğini, evlerindeki durumun nasıl olduğunu sormamı söyledi. Bizde derler ki, “Evdeki bir misafir sevinçtir” ya da “Misafir beraberinde bereket getirir”. Misafirperverlikle ilgili Çeçenlerin çok sayıda atasözü, efsanesi ve kıssası vardır.

Çeçen ailelerinde çocukların terbiyesiyle babalar meşgul olurlar. Yaşam kuralları nesilden nesile aktarılır, biz bunu Noxchalla ya da bir Çeçen için Çeçen sözü olarak adlandırırız. Noxchalla, Çeçenlerin uzun bir tarihsel geçmişi olan ahlak kurallarıdır. Genel olarak hayata bakış açısını gösterir; çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiğini ve başka insanlara karşı nasıl davranılması gerektiğini öğretir. Hayat, mantalite, adetler ve gelenekler konularında oldukça katı kurallarımız vardır. Bu kurallara uymayanlar da iyi bir Çeçen olarak nitelendirilmezler.

Babamın tatil dönemlerinde yılda iki kez anavatanımıza giderdik. Budapeşte’den Kiev’e ve oradan da Mineralnye Vody’a trenle seyahat ederdik. Kopartmanda camın kenarında oturmayı ve geçtiğimiz yerlerin neresi olduğunu tahmin etmeye çalışmaya, Karpat dağlarındaki tünelleri saymaya, büyük nehirlere ve Azov denizine uzaktan bakmaya bayılırdım. Anavatanımıza ulaştığımız anda ise ait olduğumuz yere geldiğimizi hemen anlardık.

Macaristan’da geçirdiğimiz beş yılın ardından, bu kez Litvanya’nın başkenti Vilnius’a gittik ve orada da yaklaşık altı yıl kadar kaldık. “Kuzey Kasaba” olarak adlandırılan bölgedeki askeri garnizonun yakınında yaşadık. Burada okulumdan mezun oldum; Litvanyaca, İngilizce, Fransızca ve Rusça öğrendim. Oysa ben kendi dilimde konuşmayı istiyordum, buna ihtiyaç duyuyordum; evimizi ve akrabalarımızı özlüyordum.

Evimizde büyük bir kütüphanemiz vardı. Annemle babam kütüphanemizden çeşitli kitapları okumam için verirlerdi. Tüm o kitapların arasından benim için seçtikleri kitaplar sürekli tarihimizle, gelenek ve göreneklerimizle özetle Çeçenlerle ilgili olanlardı. Babam akşamları eve dönmeden önce, onun kitapla ilgili sorularına cevap vermek için hazır olmam gerekiyordu. Çocuk yetiştirmek konusunda çok fazla zaman ve emek harcıyorlardı. Kız kardeşimin üzerine titriyorlardı, ben de ülkemizi, halkımızı ve adetlerimizi öğrenmeyi seviyordum. Özellikle anavatanımızdan uzakta olduğumuz için bu tip bilgiler bizim için hep ilginçti.

Ancak babam ordudan ayrıldığında ülkemize geri dönebildik. Bu hayatımdaki en mutlu andı ve takvimler 1992’yi gösteriyordu. Grozny’de büyük bir bahçesi olan bir ev aldık. Ailemin daha önce Grozny’de hiç evi olmamıştı. Vatanımıza dönmeden önce babamın bir arkadaşına söylediklerini hala hatırlıyorum: “Ülkeme gitmek, kendi evime ve küçük bir bahçeye sahip olmak istiyorum. Tıpkı babamın yaptığı gibi toprakla meşgul olmak istiyorum…”. Aslında bu tüm aile bireylerimizin uzun yıllardır ortak dileğiydi. Hayallerimiz gerçekleşmişti nihayetinde. O zaman gelecekte bizleri nelerin beklediğini nereden bilebilirdik ki?

1994 yılında bir savaş başladı ve yeni bir trajedi yaşandı. Evimiz Grozny’deki diğer insanların evleriyle birlikte yerle bir olmuştu. Bu dünyada böylesine uzun süren başka bir şey yoktu sanırım. Yaşanan bu trajedi pek çok yaşamı beraberinde götürerek 1996 yılında sona erdi. Biz de “umut en son ölür” derler, umudumuz tükenmemişti ama yaşadıklarımız gerçekten çok zordu. Evimizi tamir etmeye başladık. Birkaç ay sonra babam devlet başkanı olarak seçildi ve ben de üniversitede eğitim almaya başladım.

Daha o yaşta geleceğim ve nasıl yaşayacağım üzerinde düşünmeye başladım. Kendime bir hayat kurarak eğitimime yurtdışında devam etmeye karar verdim ve uluslararası bir okula başlamak üzere Malezya’ya gittim. İngilizce öğrenmeye zorlandım ve şimdi düşündüğümde çok doğru yaptığımı görüyorum. Bunun yanı sıra geleceğe ilişkin büyük planlarım vardı ve oldukça iyimserdim, ilerleyen dönemlerde Bilgi Teknolojileri Üniversitesi’ne gitmeyi planlıyordum.

30 Eylül 1999’da ikinci savaş başladığında tüm umutlarımı yitirdim. 1994 yılındaki Rus güçlerinden daha büyük bir orduyla ülkem tamamen işgal edilmişti. Bunun uzun bir süre devam edebileceğini tahmin ediyordum. Geceleri rahat uyuyamıyor, her gece kabuslar görüyor ve ülkeme geri dönemeyeceğimi düşünüyordum. 1999 yılında bir gün annem beni aradığında pek çok akrabamızın, arkadaşlarımın ve tanıdığımız çoğu insanın öldüğünü; evlerimizin yine yerle bir edildiğini öğrendim.

2001 yılı yazında babamın adına ailemle birlikte Malezya’dan Türkiye’ye geçtim. Güney Asya’dayken babam ve annemle iletişim halinde olmak zordu. İstanbul’da yaklaşık 6 ay kadar yaşadık ve ardından da Birleşik Arap Emirlikleri’ne gittik, burada bir arkadaş ailenin dairesinde geçici olarak kaldık.

Bir gün ailemle birlikte Dubai’den Sharjah’a taksiyle giderken kızım arka koltuktan seslendi: “Baba, baba, dedem Rus askerlerini ne zaman kovacak? Böylelikle biz de evimize geri dönebiliriz”. Sadece dört yaşında olan kızımdan böyle bir soruya muhatap bırakılmak beni şaşırtmıştı. Nasıl cevap vereceğimi bilemedi. Sessiz kaldım ama yüreğim parçalandı.

Hem güvenlik nedenleri hem de pasaportlarımızdaki problemler nedeniyle Birleşik Arap Emirlikleri’nde kalmamız zordu. Pasaportlarımızın süresi sona ermek üzereydi ve onları yenileyemeyecektik, bu nedenle oradan Azerbaycan’a geçmeye karar verdik. Çok mutluydum, en azından anavatanımıza biraz yakın olacaktık. Gürcistan üzerinden uçarken Çeçenya’nın dağları görülebiliyordu. Dağların hangisinin Çeçenya olduğunu anlamak güç değildi; Dağıstan’ın dağları ormanlarla kaplı olmadığından, Dağıstan’dan Çeçenya’yı ayırmak kolaydı. Pencereye doğru uzandım ve düşündüm: “Ülkem orada ama oraya gidemiyorum. Oraya adımımı bile atamıyorum. Babamla ve akrabalarımla buluşamıyorum”. Kalbim daha da acıdı. Ben oturmuş babamı ve her gün insanların öldürüldüğü vatanım Çeçenya’yı düşünürken; Etrafımdaki insanlar oturdukları yerlerde konuşuyor, gülüşüyor ve hayatlarından zevk alıyordu.

2005 yılında babam Çeçenya’da öldürüldü. Rus hükümeti babamın naşını bize teslim etmemeye karar verdi. Aynı dönemde, kimi şahıslar Azerbaycan’da oğlumu kaçırmaya çalıştı ve Çeçenya’daki tüm akrabalarımız hiçbir neden olmaksızın hapishaneye konuldu. Bizim için tehlikeli bir durumdu ve güvenliğimizden endişe ediyorduk. Azerbaycan’dan ayrılarak başka bir ülkeye gitmeye karar verdik.

Nereye gitmemiz gerektiği konusu üzerinde çok düşündüm. Sonunda Norveç’e gitmeye karar verdim, çünkü bu ülke hakkında çok sayıda çalışma okumuştum. Sağlık güvencesi, siyaset, ekonomi, eğitim ve toplum hakkında düşündüm. Şanslıydım ki Norveç’e gelebildim. Norveç’e geldiğimde yalnızdım ve ailemi Azerbaycan’da bırakmıştım.

2005 yılında Azerbaycan’da yaşarken bir Norveçli ile tanışmıştım ve o zaman ona: “Bir dahaki sefere Norveç’te görüşürüz” demiştim. Norveç’e gittikten sonra onunla iletişime geçtim ve 2006 yılında Oslo’da onunla buluştum. Buna çok şaşırmıştı.

Doğal güzellikleri, dağları, harika gölleri, şelaleleri ve çok sayıda fiyordüyle Norveç’in çok güzel bir yer olduğunu keşfettim. Tıpkı Çeçenya gibi, tek farkı ülkemizde okyanus olmayışı. En yakın deniz, Hazar Denizi ve o da Çeçenya’dan 100 km uzakta.

Yeni bir ülkede yeni bir yaşama başlamak çok güç. Daha önce yaklaşık 40 ülkeye seyahat ettim. Artık seyahat etmekten yoruldum, çünkü yaşantımız bir yerden başka bir yere gitmekle geçti. Şimdi burada kalmaya ve Norveç’te yeni bir yaşama başlamaya karar verdim.

Burada, Norveç’te öğreneceğimiz çok şey var, burada gelecekte bizi pek çok şey bekliyor. Norveç’te güzel ve güvenli bir yaşantımız olacağını umut ediyorum. Çocuklarımızın Norveç’te büyümeleri ve iyi eğitimler almalarını istiyorum ki böylelikle burada başarılı olabilsinler. Ama yine de bir gün Çeçenya’da kendi evimizin olmasını ve evimize gidebilmemizi diliyorum.

Anzor Maskhadov



Bir yanıt bırakın!

Aşağıya bir yorum ekleyin veya kendi sitenizden trackback yapın. İsterseniz RSS ile de yorumları takip edebilirsiniz.

Yorum yazmadan önce lütfen kuralları okuyunuz...

500 karakter kaldı.

Yorum yaparken kullanabileceğiniz etiketler:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Bu sitede Gravatar kullanabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi ve üyelik için Gravatar sitesini ziyaret ediniz.