Müsbet Hareket Maskeli İtaat Kültürü
Anavatandaki yargısız infazları, işlenen çeşitli suçları, kökleşmiş idari seyyiatı, kurumları kemiren yapısal çürümeyi ve artık kronik bir hal alan adaletsizlikleri dile getirdiğimiz her seferde, tepemize “muhali talep ediyorsunuz” sopasıyla vurulması tam bir fecaattir. Bu sığ mantığın fikri hezeyanlarına bakalırsa, Türkiye’deki Çeçen-İnguş diasporasının ekseriyası rasyonaliteden kopuk, hayal aleminde yaşayan ve ütopik bir mükemmeliyet peşinde koşan bir kitleden oluşmaktadır. Hayır, kimse kusura bakmasın, bu hafife alma ve yaftalama kurnazlığı karşısında susacak değiliz. Gerçek, bir avuç okuyucusu olan internet sitelerinden dikte edildiği gibi elitist bir basitlikte falan da değildir.
Rus işgalinin gölgesinde, doğrudan Kremlin’in eliyle koltuklarına oturtulmuş nominal kukla bir rejim bugün Çeçenya’da hüküm sürmektedir. Günübirlik hak ihlallerinin, faili meçhul cinayetlerin ve sistematik terörün sıradan birer haber bülteni maddesine dönüştüğü ancak sahnesi güzelce makyajlanmış bir cehennemden bahsediyoruz aslında. İşte böyle bu coğrafyanın acısını iliklerine kadar hisseden bir diaspora, iddia edildiği gibi gökyüzünde ütopik bir “melek devleti” falan aramıyor elbette; kimse bu kadar saf değil. Türkiye’deki Çeçen-İnguş diasporasının feryadı da talebi de son derece dünyevi, somut ve nettir: yeryüzünün en temel ahlaki ve hukuki normları olan şeffaflık, liyakat ve her şeyin ötesinde hak ve adaletin ikamesidir.
Güzel bir makyaj için ihtiyaç duyulan yeni yollarına ve yeni binalarına baktırıp göz göre göre işlenen haksızlıkları, işgalci Rusya’nın ve onun Çeçenya’daki yerel işbirlikçisi rejiminin imza attığı cürümleri, hatta apaçık savaş suçlarını, “iyilikleri kötülüklerinden fazladır” diyerek sineye çekmeyi öğütlemek tam bir akıl tutulmasıdır. Bu tavır, toplumsal bilinci felç eden, kitleleri dini söylemlerle uyuşturan bir rıza üretme mekanizmasından başka bir şey değildir. Siyaset felsefesi ve hukuk sosyolojisinin kadim tartışmalarından beri biliriz ki, eleştirilmeyen ve denetlenmeyen her güç zamanla mutlaklaşır ve tiranlaşır. Hukukun üstünlüğü ilkesi denilen terim de, tam olarak iktidarın bu azgınlaşma eğilimini dizginlemek ve murakabe etmek için ortaya konulmuştur. Bir devletin veya yönetimin bekası, onun kusursuzluğunda değil, hesap verilebilirliğinde ve halkın gözündeki ahlaki meşruiyetinde saklıdır. Dolayısıyla, ne uluslararası hukukta ne de maşeri vicdanda hiçbir meşruiyeti bulunmayan işbirlikçi bir yapının günahlarına karşı ses yükseltmek veya yanlışa yanlış diyebilmek yıkıcı bir anarşizm değildir. Aksine bu dik duruş, ortak bir geleceğe duyulan derin bir mesuliyetin, haysiyetli ve onurlu bir varoluşun yegane şartıdır. Kendi insanına zulmeden bir rejime boyun eğerek ne dil, ne kültür, ne din, ne de vatan korunabilir.
Madalyonun diğer yüzünde kullanılan metodoloji ise çok daha vahimdir. Yirmibirinci yüzyılın küresel dinamiklerini ve Rus işgaline karşı yürütülen o tarihsel haklı davayı alıp yüzyıl öncesinin cemaatvari dil kodlarına sıkıştırmak tam bir idrak tutulmasıdır. Kimse kusura bakmasın, Kuzey Kafkasya’nın hürriyet davası tarikat literatürünün dar kalıplarına sığmayacak kadar büyüktür. Sosyolojik bir gerçeklik olarak bu diaspora, bir şeyhin eteğine tutunmuş edilgen bir müritler topluluğu değildir. Aksine rasyonel, çok sesli ve modern bir sivil toplum aktörüdür. Rus işbirlikçisi rejimin işlediği günahları örtbas etmek adına, o çok sevdikleri “müsbet hareket” kavramının arkasına saklanıp mutlak bir eylemsizlik ve itaat vaaz edenler, aslında çok tehlikeli sularda yüzüyorlar. Kamusal alanda hukukun, aklın ve rasyonelliğin yerine ezoterik bir cemaat terminolojisini ikame etmeye yeltenmek, Türkiye’nin yakın tarihinde kripto paralel devlet yapılanmalarının sızma aşamalarında kullandığı “görünmezlik ve mutlak itaat” doktrini ile korkutucu bir benzerlik taşımaktadır. En ufak bir haklı eleştiriyi bile “bozgunculuk” veya “meylü’t-tahrib” diyerek bastırmaya çalışan bu kapalı devre akıl, sivil alanı cemaatleştirerek pasifleştirmenin ve işbirlikçi rejimi meşrulaştırmanın peşindedir. Bu söylem, işgal gerçeğini ve bugün Ramzan Kadirov eliyle sürdürülen işbirlikçi rejiminin işlediği suçları perdelemek isteyen gizli ajandaların en elverişli sığınağından başka bir şey değildir.
Siyaset felsefesinin şu yalın gerçeğini aklımızdan çıkarmamız gerekir: Tahakküm, her zaman postallarla ya da kaba kuvvetle kapımıza dayanmaz; çoğu zaman rıza üreten, kutsallık atfedilmiş kelimelerin arkasına gizlenerek hayatımıza sızar. Hüsnüniyetle kaleme alındığı iddia edilse bile, bugünün sosyo-politik konjonktüründe, diaspora gibi varoluşsal bir meseleyi cemaat liderlerinin yüz yıllık atıflarıyla münakaşa etmeye kalkışmak tam bir acziyettir. Hele ki, Rus işgaline ve o işgalcilerin Grozny’de kurduğu kukla rejime karşı yükselen en meşru, en hukuki talepleri dile getiren insanları “ahlak bekçisi” ya da “muhali talep eden hayalperestler” olarak itham etmek, trajikomik bir çarpıtmadır. Bu sığ bakış açısı, aslında bize çok tanıdık bir illüzyonu gösteriyor. Şeffaflıktan, hesap verebilirlikten ve rasyonel bir denetimden köşe bucak kaçmak için “birlik ve beraberlik” kılıfına sığınan kimi tanınmış simalar, sahnede barış güvercini rolü oynarken, arka planda işgal altındaki memleketin iç çürümelerini gizlemeye çalışıyorlar. Kutsal kavramları kalkan yaparak, Kremlin patentli o statükonun gönüllü muhafızlığına soyunuyorlar. Kimse kimseyi kandırmasın; işbirlikçi bir zulüm rejimiyle birlik olmayı savunmak, mazlumun değil, zalimin safında hizalanmaktır. Oysa ki referans verdikleri de, dinimiz de açıkca zalimle birlik olunmaz demektedir.
Netice itibarıyla, Türkiye’deki Çeçen-İnguş diasporasının geleceği; maziye gömülmüş bir cemaat diliyle, dogmalarla ya da iradeyi felç eden o edilgen itaat kültürüyle şekillendirilemez. Bu topluluğun acil ve hayati ihtiyacı kutsal metinlerin, dini şahsiyetlerin veya asırlık menkıbelerin arkasına saklanarak Grozny’deki kukla yönetime, Kremlin’in dayatmalarına ve pervasız Rus işgaline meşruiyet devşirmek değildir. Aksine; evrensel hukuk, şeffaflık, liyakat ve aklın rehberliğinde yükselen, kendi siyasi iradesine sonuna kadar sahip çıkan rasyonel ve dik bir duruş sergileyebilmektir. Bu diaspora, Kafkasya’nın kadim hürriyet ruhunu korumak istiyorsa, önündeki tek yol budur. Kendi dilini, dinini ve kültürünü, hiçbir şefe, hiçbir cemaat yapısına ve hiçbir işgalci odağa biat etmeksizin hür bir şekilde korumak, geliştirmek ve özgürce yaşatmak zorundadır. Unutmayalım teslimiyetçi dini argümanlarla geleceğimizi kuramayız; gelecek ancak hakkını aramaktan korkmayan, ahlaki değerlerini yitirmemiş şerefli bir sivil iradenin eliyle şekillendirilebilir.
Boj Muhammed
Tweet








Bir yanıt bırakın!